Melekyarim.CoM Aşk Sevgi Bayanlara Özel Erkeklere Özel Sağlık Bilgisi Ödev Rüya Tabirleri Paylaşım Platforumu
23 Mayıs 2012, 15:27:55 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: Foruma üyelerimizin yazdığı mesajlar kontrolden geçmemektedir ve mesaj içeriğinden üye sorumludur. Mesajlarda Yasa Dışı İçerik Bildirimi Yapmak İstiyorsanız Lütfen melek.yarim@hotmail.com Adresine Mail Atınız

Forumumuz Linkler Dışında  Gizlenmiş değildir.
Üye Olmayan Ziyaretçilerimiz Bütün Forumu Görebilirler Fakat Yeni Konu Açamazlar ve Konulara Cevap Yazamazlar. Forumumuzu tam anlamıyla kullanabilmek İçin Üye Olmalısınız. Üyelik Ücretsizdir.

 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Irkçılık ... !  (Okunma Sayısı 841 defa)
 
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« : 21 Kasım 2007, 20:02:20 »

evet arkadaşlar bundan böyle  her gün böyle elimizden geldiğince böyle insanı hem düşünşüren  ders veren niteliklerde  elimizden geldiğince bişiler paylaşmak adına  bazı girişimlerde bulunmaya başladık.
  arkadaşımız geçen gün çok güzel bir konu açtı yalan ve yalancılıkla ilgili . şimdi aynı şekilde özellikle de günümüz de de hala yaşanmakta olan sadece dünya ülkelerinde de değil türkiyede bile öreneklerini çok da sık gördüğümüz bir kanayan yaraya el uzatmak istiyorum  ;

Irkçılık
Irkçılık genel olarak çeşitli insan ırkları arasındaki biyolojik farklılıkların kültürel veya bireysel meseleleri de tayin etmesi gerektiğine ve doğal sebeplerle bir ırkın (çoğunlukla kendi ırkının) diğerlerinden üstün olduğuna ve diğerlerine hükmetmeye hakkı olduğuna duyulan inanç veya bu değerleri kabul eden doktrindir.Ortaya çıkış nedenleri arasında çoğunlukla ekonomik nedenleri olması yanısıra düşünsel nedenlere de dayanmaktadır.
Irkçılık terimi çoğunlukla, kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirlemek (etnik merkeziyetçilik), farklılık korkusu (zenofobi), ırklar arasında birleşmelere ve ilişkilere karşıtlık ve milliyetçilik gibi kavramları da anlatıyor olabilir. Irkçılık, sosyal ayrımcılığı, ırklar arasında fark gözetilmesini ve soykırıma kadar varabilen şiddeti haklı göstermektedir.
Irkçı terimi ise, normalde ırkçılığı destekleyen kimse anlamında kullanılırken, 1940 yıllarından itibaren aşağılayıcı bir kelime olarak kullanılır olmuştur, bu sebeple hangi grup veya düşüncenin ırkçı sayılabileceği her zaman tartışmalı bir konu halini almıştır.
Irkçılık genel hatlarıyla incelendiğinde kendi kanını taşıyan, aynı dili konuşan, ve aynı soydan gelenlerin başka soylardan gelenleri aşağılaması olarak algılanır. Ancak eksik bir bakış açısıdır. Gelişen teknoloji ve gelişen ekonomik yapılar insanoğlunun tanımlarınada çeşitli farklılıklar getirmektedir. Bu farklılıklar ırkçılığın psikolojik, sosyal psikolojik, ve psikanalitik açıklamalarını anlama zorunluluğuyla birlikte ırkçılığın normal bir durum olmadığını bir "hastalık" olarak ele alınması gerektiği gerçeğini sergiler.
Irk nedir?
İnsanlar deri ve saç rengi,boy uzunluğu, vücut biçimi gibi fiziksel özelliklerine ve genetik olarak incelenebilen kan grubu gibi biyolojik öğelere göre belli gruplara ya da ırklara ayrılır.Günümüzde biyologlar fiziksel farklılıklardan çok ırklar arasındaki genetik farklılıkların incelenmesiyle ilgilenirler. Irk incelemeleri biyoloji biliminin yeni bir dalı olan nüfus genetiği alanına girer. Irklara ilişkin ilk sınıflandırmalardan birini, Alman anatomi ve fizyoloji bilgini Johann Friedrich Blumenbach (1752-1840) yaptı. Kafatası ölçümlerine dayanarak insan türünü beş gruba ayırdı: Kafkasyalı(beyaz ırk) , Moğol, Etiyopyalı, Amerika Yerlisi ve Malayalı. Daha sonra bütün canlıları sınıflandıran İsveçli biyolog Carolus Linnaeus (1707-78) deri rengine göre ayırt ettiği dört değişik ırk tanımladı. Onu izleyen biyologlar da fiziksel özellikleri temel alan ırk grupları üstünde çalıştılar. Ne var ki, bu tür sınıflandırmaların bilimsel ve kesin olmadığı daha sonra anlaşıldı.
Irksal Farklılıkların Kökeni
Bilim adamları ilk insanların 350-500 milyon yıl önce Afrika da yaşadığı , buna karşılık ırksal farklılıkların ancak 100 bin yıl önce ortaya çıktığı konusunda birleşiyorlar. Böylece insanların aynı kökten türediği, önce Eskidünyaya ardından da Yenidünyaya yayıldığı öne sürülmektedir. Asıl yurtlarından uzaklara göç edince insanlar arasında farklılaşmalar doğdu. Değişik fiziksel özellikleri olan halklar ya da ırklar oluştu. Irkçılık, Irklar arasındaki fiziksel farklılıkların insanların yeteneklerinde farklılıklar yarattığını ve bazı ırkların ötekilerden üstün olduğunu savunan görüş ya da ön yargıdır. Bu görüşler insanları derilerinin rengine göre beyaz, siyah, sarı, esmer ve kızıl olarak ayıran sınıflandırmaları temel almıştır. Fransız etnoloji uzmanı Joseph Arthur Gobineau (1816-82)ve sonradan Alman uyruğuna geçen İngiliz siyaset bilimcisi Houston Stewart Chamberlain (1855-1927) ırklar arasında bir sınıflandırma yaparak ,bunu beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlayacak bir kurama dönüştürmek istediler. "Ari ırk" kavramını ortaya atarak, bu ırkın insanlığın gerçekleştirdiği tüm uygarlık- ların tek yaratıcısı olduğunu savundular. Bu tezler Batı Avrupada ırkçılığın körüklenmesine yol açtı.Bugün artık önemini yitirmiş olan bu savlar arasında beyaz ırkın ,başka ırklarla karışmadığı sürece gelişeceği de vardı. Bu türden değerlendirmelere dayanan ırkçılara göre ,beyaz ırktan olmayan insanlar geri zekalı, yeteneksiz ve ahlaksızdır.Irkçılar kendilerinden aşağı gördükleri insanlara karşı ayrımcılık uygular, onlara hak ve fırsat eşitliği tanımazlar.
Irklar Konusunda Önyargılı Görüşler
Irklar konusunda en yaygın önyargılardan biri "saf" ırkların olduğu ve bunların aşağı ya da saf olmadığı düşünülen ırktan insanlarla karışması durumunda zayıflayacağı ve yok olacağı düşüncesidir. Nazi Almanyasında Ari ırkın üstünlüğüne ve saflığına, bütün Almanların da bu ırktan olduklarına inanıldı. Naziler ,Almanların Yahudiler ve Çingeneler le evlenmeleri durumunda kendi ırklarının bozulacağını öne sürdü.Bu anlayış bütünüyle bilim dışıdır.İlk olarak, Yahudiler ve Çingeneler ırk değildir.İkincisi, hiçbir ırk öbürlerinden daha iyi ya da daha saf olarak tanımlanamaz. Bütün ırklar birbiriyle karışmıştır ve yavaş yavaş değişmektedir.Bu değişim bir yandan çevresel etkenlerden öte yandan genlerde birdenbire ortaya çıkan değişikliklerden(mutasyon) ileri gelir.Saf ve üstün ırk olmadığına göre ,farklı ırk gruplarının birbirleriyle karışmasının bozucu bir etkisi de yoktur. Bir ırk grubunun bütün üyelerinin birbirine benzediği ,aynı zihinsel oluşumu paylaştığı ve bir ırkın üyelerinden daha zeki olduğu gerçek değildir.Örneğin ,bazı kimseler Avrupalıların teknolojik gelişmesini Afrikalıların görece geri teknolojileriyle karşılaştırarak Avrupalıların genetik olarak Afrikalılar dan üstün olduğunu ileri sürmüştür.Bu yanlış bir varsayım ya da önyargıdır.Aralarındaki temel ekonomik farklılıklar,Avrupalıların yüzyıllarca Afrikayı sömürmesi sürecinde yaratılmıştıar.Herhangi bir ırkın bir başkasına göre zeka üstünlüğünü gösteren hiçbir genetik bulguda yoktur.
Türkiye Kanunlarında Irkçılık
Türkiye'de anayasada geçen X. Kanun önünde eşitlik ilkesi gereğince kanun önünde yasaklanmıştır.
Madde 10 - Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiç bir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.
Bunun yanı sıra 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 122.maddesi "Ayrımcılık" başlığı altında şu düzenlemeyi getirmiştir; "Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak;
a) Bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleyen veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hâllerden birine bağlayan,
b) Besin maddelerini vermeyen veya kamuya arz edilmiş bir hizmeti yapmayı reddeden,
c) Kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engelleyen,
Kimse hakkında altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.”

Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #1 : 21 Kasım 2007, 20:05:42 »

Çağların Sinsi Hastalığı: IRKÇILIK

Irkçılık toplumları tehdit eden büyük bir hastalıktır. Çağlar boyu insanlar bu baş belasından bir türlü yakalarını kurtaramamıştır. Bundan kurtuluşun tek çaresi İslam kardeşliğindedir. İnsanları bir arada tutan, birbirine karşı en güzel sevgi ve saygıyı sağlayan, birbirine yaklaştırıp kaynaştıran, adeta bir tutkal görevi yapan İslam kardeşliği varken, sevgisizliğe, kavgaya sebep olacak olan ırkçılık fırsat bulundukça hortlatılmak istenmektedir? Bunun sebebine baktığımızda; bundan çıkarı olan veya çıkar uman iç ve dış güçlerdir. Ve bunların bir takım maşalar kullandığını da biliyoruz.

 Irkçılık, tarih boyunca insanların huzurunu, birlik ve beraberliğini bozan, parçalanma ve bölünmelere sebep olan baş belası olagelmiştir. Irkçılık, insanlık tarihi içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Bu tarih milattan önceki çağlara kadar uzanmaktadır. Eski Yunan, Roma ve Mısır toplumlarında egemen uluslar, kendilerinin doğal üstünlüklerine inanırlardı. Kendilerinden olmayan ulusları ikinci sınıf insan, dolayısıyla köle ve hizmetçi olarak yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi. İsrail oğullarında olduğu gibi kimi toplumlarda ırkçılık dînî bir özellik kazanmıştır. Yahudiler kendilerinin seçilmiş olduklarına inandıklarından, son peygamber kendi ırklarından olmadığı için peygamberimizi kabul etmemişlerdi.

 Irkçılığın tanımlarına bir göz atacak olursak;

* Irk esasını kabul eden, ırk davası güden, mensup olduğu ırkı diğer ırklardan üstün gören, topluluğu teşkil eden esasın ırk olduğunu benimseyen görüş.(1)

* Kendi akraba, vatan din ve milliyetini aşırı derecede kayırma gayreti, şovenlik.(2)

* Sosyal grupların kalıtımla geçen bedenî özellikler ve bu farklılıkların onlar arasındaki statü ve ilişkinin belirleyicisi olması gerektiğini iddia eden akım.(3)

* Belli bir ırkın doğal üstünlüğünü savunan teori ve görüş.(4)

* Bir ırkı diğer ırklardan üstün görerek, bu üstün ırkın mensuplarının diğer ırktan olanlara göre daha fazla haklara sahip olması gerektiğini savunan görüşe ırkçılık denmektedir.(5)

Irkçı ideolojiye göre; insanları birbirine bağlayan duygular millet olmak, aynı kültürü paylaşmak, aynı dili konuşmak, aynı dine sahip olmak değil; ırk ve kan birliğine sahip olmaktır. Bu ideolojiye göre insanları birbirinden ayıran tek fark ırktır. Kendi ırkından olanlar kusurlu da olsa onurlu, kendi ırkından olmayanlar onurlu da olsa hakir görülmektedir.

Irkçılık hiçbir yönden savunulamayacak kadar insan şeref ve haysiyetine kasteden, parçalayıcı, bölücü ve çağdışı bir görüştür. Irkçılık kültürel, etnik, dile bağlı, psikolojik nitelikler taşıyan bir kavram değildir. Irkçılar kendilerine biyolojik, genetik ve antropolojik bir temel ararken arî ırk, genetik kalite, saf kan gibi teorilerle biyoloji, genetik ve antropoloji ile ters düşmüşlerdir. Bu anlamda ırkçılık aldatmacadan ve safsatadan başka bir şey değildir.

Genetik bilimine göre insanların ırkları, renkleri ve psikolojik yapıları, üreme hücrelerinde bulunan kromozom yapıları üzerindeki değerlere bağlı olarak değişmekte ve farklılık göstermektedir. Genotipin oluşmasında insanın hiçbir etkisi olmamaktadır. Değişik ırklara ve renklere ayrılmalarına rağmen bütün insanlar farklı genetik yapıya sahiptirler fakat aynı gelişim devrelerinden geçerek olgunlaşırlar.

İslam dini insanların farklı ırklardan geldiğini kabul eder. Fakat bunun insanlar arasındaki ilişkilerde belirleyici rol oynamasını kabul etmez. Çeşitli ırkların varlığı Allah’ın kudret ve ilminin bir işareti olarak yorumlanır. Bu yorum, ırklar arasında kurulması öngörülen barışçı ve eşitlikçi düzenin inanca dayalı ahlâki temelini oluşturur. İslam, ırk ayırımı gözetmeksizin yeryüzünde halife olarak yaratıldığını bildirdiği her insanı dünya ve ahiret mutluluğuna çağırır. Dil ve renk ayrılığı ile sosyal farklılaşma bir problem değil, ilahi rahmetin eseri olan bir nimet ve O’nun ilim ve gücünün bir işaretidir.

Yüce Rabbimiz Hucurat Suresi 13. ayetinde şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki, Allah katında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”

Diğer bir ayet-i kerimede,

“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin çeşitli olması da onun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır”(Rum 22) buyrularak insanların farklı yaratılışına işaret edilmiştir.

Kâinattaki bu farklılık Rabbimizin yüce hikmetlerindendir. Yeryüzünde tek bir renk olsun, tek bir şekil olsun, her şey tek tip olsun diye düşünebilir miyiz? Bütün insanlar aynı özellikleri taşısın, aynı beceride olsun, aynı şeylerden zevk alsın diyebilir miyiz? Farklılıklar bir çeşit zenginlik ve ilâhî bir armağandır. (6)

Sahabe döneminde Ebû Zer el-Gıfarî hazretleri, bir kızgınlık anında Bilâl-i Habeşî hazretlerine siyah kadının oğlu diye hakaret ediyor. Daha sonra hatasını anlayarak Hz. Bilal’in kapısının önüne yatarak başını yerlere koyuyor. Hz. Bilâl yüzüme basmadan buradan kalkmayacağım diyor. Hz. Bilâl yerden Hz. Ebû Zer’i kaldırarak bu yüz basılmaya değil, öpülmeye layıktır diyerek onu affediyor.

Hac vazifesini yaparken zenci birini görünce yüzünü ekşiten adama, dilini bilen birinin aracılığı ile zencinin; “Bana yüzünü ekşiterek bakana sor bakalım, boyayı mı, yoksa boyayanı mı beğenmemiş?” diyor. Bu soru suratımıza bir tokat gibi patladı değil mi? Ne diyor Hak dostu Yunus Emre:

“Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü.”

Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #2 : 21 Kasım 2007, 20:06:32 »

Her insan aslında bir çiçek değil midir? Güneşin her çiçeğin başını okşadığı, her yüze güldüğü gibi bizler de her insanın başını okşamalı, yüzüne gülmeliyiz değil mi? Eğer böyle yaparsak o zaman insanlar, güne bakan çiçekler gibi yüzünü aydınlığa dönecektir.

Hangi çocuk narin, pembe yapraklı, ince nakışlı bir orkideden daha az hassas ve daha kıymetsizdir? Bir çocuğun doğuştan değersiz olduğunu kim söyleyebilir?

Tek çiçeği kendi bahçesinde, herkesi kendi renginde düşünmek ne kadar doğrudur? Kim böyle bir hakkı, hangi gerekçe ile kendinde görebilir? Kime dünyaya gelirken kendisinin torpilli olduğu, başkalarına merhamet edilmediği söylenmiştir? Yüzünde parıltılar saçan bir işaret, yüzünde ilahi kudretten bir nakış taşımayan hangi çiçek vardır ki?

Yaratılana tahammül edememek, kibirlenerek çiçeğe hor ve hakir bir bakış, Yaratanın yaptığını çirkin görüp, tenkit etmek kimin haddinedir?

Onlar yaratılırken, dünyaya gözlerini açarken size mi sorulacak, sizden mi izin alınacaktı?

Sizin gibi olmayan, sizin gibi düşünmeyen, size benzemeyen çiçeklerin nefesleri mi kesilmeli? Suları mı kurutulmalı? Vücutları mı yok edilmeli? Ne dersiniz? Aynı anadan doğmaya önem verenler, aynı sanatkârın eseri olmaya niçin önem veremezler acaba? O daha değerli, daha kıymetli değil midir?

Toplumda esas olan İslam kardeşliğidir. Bu kardeşliğini zedeleyecek, müslümanlar arasında soğukluk ve düşmanlığa sebep olacak, İslâm’a uymayan söz ve davranışlardan şiddetle kaçınmak gerekir. Farklılıkları ön plana çıkarmadan, farklılığı bir zenginlik olarak görüp, hoşgörü ile davranmalıdır. İslam kardeşliğini bozacak davranışlarda bulunan fanatik kişilere, taassup sahiplerine itibar edilmemelidir. Din kardeşliği soy kardeşliğinden önce gelmektedir. Bunun için Yüce Rabbimiz gerçek kardeşliği İslam kardeşliği olarak belirtmiştir. İslam’a düşman olan anne-baba bir kardeşimiz de olsa, onu asla din kardeşimize tercih edemeyiz. Tabiatımız onu istese bile dinimiz bu duygumuzun önüne geçerek gereği olanı tercih etmeliyiz. Din kardeşliği şemsiyesi bütün müslümanları içine almaktadır.

Irkçılık, bilgisizlik, eğitimsizlik, ölçüsüzlük, amaç ile aracı birbirine karıştırmak, uzak görüşlü olmamaktan kaynaklanmaktadır. Müslümanlar birbirinin kıymetini bilip, birbirlerinin hakkına riayet etmelidir. Fitnecilere, vatan ve millet düşmanlarına asla fırsat verilmemelidir. Müslümanlar birbirlerinin velisi, dostu ve kardeşidir. Bu kardeşliği bozacak her türlü söz ve davranışlardan uzak durmalı, farklılıklarımızı düşmanlık ve kavga sebebi yapmamalıyız.

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim Hucurât Suresi 10. ayetinde;

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” buyurmaktadır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de bir hadis-i şeriflerinde:

“Sizden biriniz kendisi için sevdiği bir şeyi müslüman kardeşi için de sevmedikçe tam iman etmiş olmaz” buyurmuştur.

İslamiyet üstünlük iddialarının temelsiz olduğunu ortaya koymuş, tüm insanların Hz. Âdem aleyhisselam ile Hz. Havva’dan yaratıldığını söylemiştir. İnsanların ırklara, kabilelere ayrılması da onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlanmıştır. İnsanların üstünlükleri inanç ve yaşama biçimlerine bağlıdır. Kim Allah’ın emirlerine uyar, yasaklarından kaçınırsa o insan daha üstündür. Aynı inanç çerçevesinde birleşen insanlar kan bağları olmasa da kardeştirler. Buna karşılık aynı inancın paylaşılmaması durumunda baba ile oğul arasında bile bir yakınlıktan söz edilemez. İman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh aleyhisselamın oğlunun ailesinden sayılmadığı Hûd suresinin 46. ayetinde belirtilmektedir.

Aynı inancı paylaşan müminler küfrü tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de kardeşlerini velî edinebilirler. Tevbe Sûresinin 23. ayeti buna işaret etmektedir. Mücadele Sûresi 22. âyeti kerimede:

“Allah’a ve âhiret gününe inanan bir toplumun  -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin…”  diye buyurulmuştur.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:

“Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem’de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler.” (Tirmizî)

“Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır.” (Müslim, Birr 33)

“Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz, fakat o sizin kalplerinize ve amellerinize (eylemlerinize) bakar.” (İbn-i Mâce, Zühd 9)

İslamiyet getirdiği evrensel kardeşlik ilkesiyle cahiliye döneminde şiddetle hüküm süren ırkçılık âdetini yok etti. Romalı Süheyb, Habeşli Bilal, İranlı Selman ile Arap Ebubekir’i bir gördü, onları İslam kardeşliğinde birleştirip kaynaştırdı.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“…Kim kör bir sancak altında savaşır, asabiyet dolayısıyla öfkelenir, asabiyete çağırır veya yardım eder de bu halde iken öldürülürse, ölümü cahiliye ölümü olur.” (Müslim, İmare 53) buyurmaktadır.

Irkçılık (asabiyet, kavmiyetçilik, şovenistlik) kör taassuptur. Haklı haksız olduğuna bakmaksızın kişinin kendi kavmine arka çıkması ve haksız olmasına rağmen körü körüne onu desteklemesidir. Kişinin kendi kavmini sevmesi asabiyet değildir.

İnsanların farklılıklarının karşılıklı tanışmaya ve oradan hareketle Allah’ı tanımaya vesile olması amaçlanmıştır. Kişisel ve sosyal farklılaşmanın getirdiği özellikler birer üstünlük kaynağı olarak görülemez. Üstünlük iradî olmayan tabii özelliklerde değil, iradî olan dini ve ahlâkî duyarlılıkla, bunun ürünü olan güzel işlerde aranmalıdır. Allah haksız yere üstünlük taslayanların cezalandırılacağını haber verir. (Kasas Suresi ayet: 83–84)

Kehf Suresi 30. ayetinde insanların ancak kendi yaptıklarının karşılığını elde edebilecekleri, Allah’ın insanların ırk ve benzeri özelliklerine göre değil, inanç ve davranışlarına bakacağı, mükâfatlandıracağı veya cezalandıracağı belirtilmektedir.

İnsanların kendi yaptıklarına dayanmayan bir özellikten dolayı onlara karşı olumsuz bir tutum içine girmenin bir iftira ve apaçık günah olduğu Ahzab suresinin 58. ayetinde belirtilmektedir.

Yine Rabbimiz Kehf suresinin 28. ayetinde, sosyal statüde sınıf ayrılığı sistemini reddetmiş ve eşitliği temel prensip olarak kabul etmiştir. İslam, insana her türlü düşünceye dayalı seçimler yapma imkânı getirmiş, insanların atalarının ve ırkının körü körüne takipçisi olmasının önüne geçilmesini istemiştir. İnsanlar arasında ırk, renk, cinsiyet ve coğrafya farklılığı gibi fiziksel sebeplere bağlı bir değer ölçüsünden söz edilemez. Sadece takvaya bağlı olarak ruhlar arasında derece farkı olabilir. Ancak bu türlü fazilet de sosyo-ekonomik ilişkilerde bir üstünlük hakkı tanımaz. Takvanın mükâfatı ahirette alınacaktır.

Ülkemizin Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerinde görev yapmış, değişik bölgelerdeki sosyo-ekonomik ve kültür faklılığındaki insanlarla birlikte yaşamış biri olarak gözlemlerime dayanarak şunları söyleyebilirim: Her ne şekilde farklılık olursa olsun, farklılıkları bir zenginliğimiz olarak gördüm. Uzun süre birlikte yaşadığım insanlarla etle tırnak gibi birbirimize yakın olduk. Birbirimizi sevip saydık. Bizleri bir arada tutan şeyin İslam kardeşliği olduğu bilinciyle yaşadık. İlişkilerimiz en iyi şekilde sürdü. Endişeyle başladığım yerlerden ağlayarak ayrıldım. İslam şemsiyesi altında yaşayan insanların aralarındaki farklılıkları hiçbir zaman sorun yapmadıklarına şahit oldum. Farklılıkları sorun yapanlar iç ve dış düşmanlarımızdır. Gördüm ki ırkçılık, bu ülkenin kalkınmasını, gelişmesini, huzur ve refah içinde yaşamasını istemeyenlerin şemsiyesidir ve zırhıdır. Hani bir söz vardır: “Bizim dana eve gelecek ama köyün çocukları rahat bırakmıyor” derler. Bu ülkedeki, Türkü, Kürdü, Çerkezi, Sünnisi ve Alevisiyle insanımız bir arada yaşamakta, farklı dil, gelenek ve görenekleri sorun etmemektedir.

Değişik etnik kökenden gelen insanlarla birlikte yaşadım, evimi ve aşımı paylaştım. Karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörü çerçevesinde iyi ve güzel günlerimiz oldu. İslam kardeşliği içinde hiçbir sorun yaşamadık. Çünkü İslam kardeşliği, bir tutkal gibi insanları kaynaştıran ve yapıştıran güçlü bir kimyaya sahiptir.

İnsanlar arasındaki soy ve cinsiyet farklılıklarını alay konusu yapmak ve insanları aşağılamak, yaratılıştaki hikmeti görememektir. Kuran-ı Kerim, müslümanlar arasındaki her türlü bölücü ve aşağılayıcı tavrı fâsıklık olarak nitelemekte ve ırkçılığı yasaklamaktadır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem insanlık âlemine hiçbir ırk ayırımı yapılmadan gönderilen tek mürşittir. Veda Hutbesi ırk üstünlüğü iddialarını temelden yıkmıştır.

Irkçılığın en önemli belirtisi kızgınlık, nefret ve haksızlıkta yardımlaşmadır. Irkçılık bir kişinin kendi ırkının haksız davranışına arka çıkmasıdır. Bu milleti zayıflatıp dış saldırılara açık hale getirir, birliği bütünlüğü ve kardeşliği bozar, bölünmeye ve parçalanmaya sebep olur. Irk insanlara bir üstünlük getirmez. İnsanların ırkı ne olursa olsun, hukuk karşısında herkes eşittir. Hukukun temeli, haklar ve sorumluluklar belirlenirken ırka lehte ve aleyhte hiçbir rol tanımaz. İlke olarak, yönetici Habeşli bir köle bile olsa ona itaat etmek gerekir. (Müsned IV, 126)

İnsanların, soylarına son derece düşkün olup bunu bir övünç kaynağı görerek diğer insanları kendilerinden küçük görmesi, aşağılaması tam bir cehalet örneğidir. Başarı, üstünlük ve iktidarın ırk ve renk faktörüne dayanmayacağı tarihî seyir içerisinde görülmüştür. İnsanların farklı ırklar halinde yaratılması hakkında değişik görüşler olmuş; kimi soy faktörünü, kimi farklı coğrafyaya bağlı iklim faktörünü öne sürmüşlerdir. Her ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın sonuçta, inancımıza göre, yaratılan bütün insanların kökü birdir. Bu kök Hz. Âdem aleyhisselama dayanmaktadır. Irkçılığı savunanlara, kendi ırkını üstün görenlere “Senin atan Hz. Âdem de, diğerlerinin atası farklı biri mi?” diye sormak gerekir.

Yaşadığımız şu çağda ırkçı saldırılara çok sık rastlamaktayız. Çinlilerin Doğu Türkistan’daki Türklere, Hinduların Müslümanlara, Sırpların Arnavut ve Boşnaklara, Yahudilerin Filistinlilere, bazı batı ülkelerinin yabancılara karşı uyguladığı ırkçı politikalar, zulüm, işkence ve saldırılar bütün dünyanın gözü önünde yapılmaktadır. Gençlerini iyi eğitemeyen Almanya bugün yabancı düşmanlığı ile körüklenen asi gençlerle, ırkçı dazlaklarla mücadele etmektedir.

Tarih boyunca üstün sayılan ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürme girişimlerinde ırkçılık meşru bir gerekçe olarak kullanıldı. Yahudilerin ve Almanların kendi ırklarını üstün ırk sayması gibi. Bunun neticesinde insanlar bayağı, değersiz görülerek onlara her türlü kötülük yapılabileceği düşüncesi sayesinde tarihte büyük katliam ve görülmemiş işkenceler yaşanmış, insanlar gaz odalarında katledilmişlerdir. Siyonistler tarih boyunca olduğu gibi bugün de yahudi olmayanlara köle muamelesi yapmaktadırlar

Yine Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan müslümanların giderek artan bir şekilde, yeniden güçlenen ırkçı saldırılara maruz kaldıklarını görmekteyiz. Almanya’da dazlakların Türklere yaptıklarını, evlerin yakıldığını, yakın tarihimizde yaşadık ve gördük. Hollanda’da müslümanlara yapılan haksızlıkları televizyon ve gazetelerden takip ediyoruz. Fransızların Cezayirlilere, Amerika’nın Irak’a ve diğer ülkelere yaptıklarına şahit olmaktayız. Avrupa’nın göbeğinde Bosna’da bir İslâm devletine tahammül edilememiştir. Yapılan büyük katliamlar karşısında soykırım yapan insanlara bir şey yapılmamıştır.  Sözde insan haklarına sahip olan batının katliamlar karşısında çifte standart uyguladığını ve olaylara seyirci kaldığını hepimiz biliyoruz.

Afrika’dan zorla alıp götürdükleri zencileri köle olarak kullanan Amerikalılar zencilere karşı taşıdıkları kinden hâlâ kurtulamadılar. Yakaladıkları bir beyazla bir zenciye aynı muamele etmediklerini televizyonlardan izliyoruz. Güney Afrika ve Amerika’da bir zamanlar umuma açık olması gereken yerlerin kapılarında “Köpekler ve zenciler giremez!” levhalarının asıldığı unutulmadı. 

Bunca modern eğitim ve öğretime, küreselleşmeye ve hümanizmaya rağmen ırkçılık gündemden düşmüyor. Bir kısım devletler kendi ırkından olmayanları ikinci sınıf insan olarak algılıyor. Dünyanın en modern ülkesi olarak tanınan Amerika’da beyazlarla siyahlar ruhen ve zihnen kendilerini eşit hissedemiyorlarsa, dünyanın birçok yerinde insanların hayatı hiçe sayılıp, inançları ve ırklarından dolayı öldürülüyor, işkence görüyor, hapishanelerde namusları kirletiliyorsa, bütün dünyaya seslenerek; “Hani nerede meşhur o insan haklarınız” diyorum.

Bu yanlışları kökten silecek İslam kardeşliğidir. “Bu bir ütopya mı? Gerçekten yaşanmış mı?” diyenler İslam Tarihini incelediklerinde bunun en güzel örneklerini göreceklerdir. Bedevî bir toplumu, şerefli, izzetli, merhametli ve adaletli bir duruma getirenin İslam ahlakı olduğunu ve bunun tarih süreci içerisinde yaşandığını görmekteyiz. Medine Dönemi bunun en güzel örneğidir. Ensar ile Muhacirin birbirini sevgiyle kucaklamasına ve yardımlaşmasına tarih şahitlik etmektedir. Bu başka kültürlerin tarihinde görülmemiş büyük bir örnektir.

Asr-ı Saadet (Mutluluk Çağı) döneminde köle çocukları, zenciler ve fakir insanlar, dönemin soylu ailelerinden olan Kureyş’in başına geçerek onları yönetmiş ve savaşlarda komutanlık yapmışlardır. Bugün İnsan Hakları Beyannamesinin en önemli maddelerini oluşturan kısımları, asırlar önce Peygamberimizin Veda Hutbesi’nde yerini almıştı. Peygamberimiz, “Arap’ın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir” buyurmuştur.

Topraklarımızı bölmeye, parçalamaya çalışan hainlerin; Allah’ı, Peygamberi, Kitabı, Kıblesi bir olan insanları birbirine düşürmek için yapılan sinsice oyunlarını, bunlara âlet olan iç ve dış mihrakları görüyoruz. Bu zavallı kişiler, etle tırnak olmuş insanlarımızı asla bölemeyecektir. İslam kardeşliği etrafında birleşen müslümanlar bu oyunlara alet olmayacaktır. Bu vatanın kurtulmasında hangi ırktan olursa olsun, bütün insanlar kanını, canını vererek mücadele etmişlerdir.

İslam dini toplumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmesinden, zulüm ve sömürüye neden olduğundan ırkçılığı yasaklamış hatta lanetlemiştir. Bakınız merhum Mehmet Akif Ersoy Safahat’ının Hakkın Sesleri bölümünde bu konuyla ilgili şöyle haykırıyor:

………

Hani, milliyetin İslâm idi… Kavmiyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın ya milliyetine.

“Arnavut” ne demek? Var mı şeraitte yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri,

Arap’ın Türk’e; Laz’ın, Çerkez’e yahut Kürd’e;

Acem’in Çinli’ye rüçhânı mı varmış? Nerde!

Müslümanlıkta anasır mı olurmuş? Ne gezer!

Fikri kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır Ruh-u Nebi tefrikanın;

Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!

Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,

Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

………

Ne Araplık ne de Türklük kalacak aç gözünü!

Dinle Peygamberin ilâhî sözünü.

……… 

Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor;

Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor. (7)

 

Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #3 : 21 Kasım 2007, 20:07:06 »

İslam dini bütün Müslümanları kardeş ilan etmiş, bunu da soy kardeşliğinden üstün tutmuştur. Bunu en iyi simgeleyen hac ibadetidir. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar yan yana, omuz omuza ibadet etmektedir. Dünyada bir başka örneği görülmeyen ve büyük ibretlerle dolu bu manzara, eşitliğin en güzel ifadesi, insan birliğinin belki de en yüksek sembolüdür. Ayrı ırkta, ayrı renkte, ayrı dilleri konuşan, fakat aynı inanca sahip bu insanları bir araya getiren ve kardeşliği hiçbir fark gözetmeksizin ümmet anlayışı içinde kalplere nakşeden din İslam dini olmuştur.

İnsanların ve milletlerin birbirlerine üstünlüğü biyolojik yapılarına göre değil, aynı inancın paylaşımı ve o inancın emirlerine daha çok sarılmalarına göredir. Milletlerin ecdatlarının yaptığı iyi ve güzel işleri anması, tarih boyunca inancı ve vatanı için yaptığı kahramanlıkları, fedakârlıkları insanlığa örnek olacak işleri takdir edip övmesinin bir sakıncası yoktur.

Peygamberimize sallallahu aleyhi ve sellem:

- Ya Rasulallah! Kişinin kavmini sevmesi kavmiyetçilik sayılır mı? diye soran sahabeye Peygamberimiz:

- Hayır, kişinin kavmine zulümde yardımcı olması kavmiyetçiliktir” buyurmuşlardır. (Ebu Davud, Edeb,112 - Ahmed bin Hanbel IV, 107, 160 - İbn-i Mace, Fiten,7)

İnsanın sadece kavmini sevmekle kalmayıp, benim soyum her zaman haklıdır ve ne olursa olsun ben soyumdan yanayım anlayışı ırkçılıktır. Bu aynı zamanda bölücülük olup dinimizce de yasaklanmıştır. (Cool

Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #4 : 21 Kasım 2007, 20:11:18 »

Türkiye’deki ırkçı söylemler

MERSİN,- Biz Hollanda’da 40 yıldır ırkçılarla boşuna uğraşıyormuşuz.
Meğerse bizim ülkemiz Türkiye’de nice ırkçılar varmış.
Hem de çok yakın arkadaşlarımın bile ırkçılığa meyilli olduklarını anlayınca adeta yıkıldım.

Aslına bakarsanız, Hollanda’da cereyan eden her olaydan sonra, ‘Böyle bir olay Türkiye’de meydana gelse sonuç ne olur’ diye kendi kendime çok kez sormuşumdur.
Örneğin, ‘1955 yılında Mersin’e liman yapan Hollandalılar için kurulan iskân yerindeki gençler, bizim kızlarımız ile arkadaşlık yapsaydı, kızlarımızla el ele dolaşsaydı ne olurdu?’ diye sorardım

Kendi kendime sorularım sıkça olurdu.
Bizim Hollanda’da yaptıklarımızı, Hollandalılar Türkiye’de yapsa ne olurdu diye sorularımın yanıtları da tabii ki hep negatif olurdu.
Eee, ne de olsa biz ‘kühanbeyi’ bir topluma sahibiz. Bizim kızımıza yan bakacak gencin vay haline.

Hollandalılar ile Türkler’i kıyaslamanın sonucu tabii ki hep bize yontunmuş çıkar.
Ne de olsa serde ‘vatan sevgisi’ var.
Peki diğer insanların ‘vatan sevgisi’ni nasıl karşılıyoruz ?
Doğrusunu söylemek gerekirse ‘milliyetçilik ve ırkçılık’ ile.
Bu iddiam tabii ki herkes için geçerli değil.
Çoğumuz, başımızdan geçenler sayesinde neyin milliteçilik ve neyin ırkçılık olduğunu biliyoruz.
Irkçılık için hiçbir özür kabul edilemez. Milliyetçiliğin aşırısı da kabul edilemez.

Bu konuya değinişimin en büyük nedeni, Fenerbahçeli Marco (şimdi Mehmet) Aurello’nun Türk tabiyetine geçişi nedeniyle başlayan tartışmadır.
Aurello’nun Türk vatandaşlığına geçişini Fenerbahçe’nin bir oyunu olarak niteleyenler var. Bu nedenle de, Aurello’ya milli takım formasını giydirmeyi eleştirenler de var. Ama ne var ki bu eleştirilerin dozunu kaçırıp ırkçılığa meyil gösteren dostlarımız da var.
Bu dostlardan biri de eski mesai arkadaşım Kâzım Kanat’tır.
Kâzım Kanat’ı TV’de dinleyip, gazetede okudukça çıldırmışa döndüm.
Eski bir dostumun böylesine ırkçı sözler sarfedişine çok şaşırdım.
Bir ara, ‘Ben ne biçim kafatasçılarla birlikte çalışmışım ve arkadaşlık yapmışım’ diye de düşündüm ve üzüldüm.
Kâzım’a ‘kafatasçı’ dediğim için ne kendi ne de başkaları bana kızmasın.
Öyle ya, ‘Aurello’ya milli takım forması giydirilirse, ne milli marşımızı söylerim ve ne de ayağa kalkarım’ diyen bir adama başka ne denir ?

Kâzım Kanat konuştukça ve yazdıkça, bizim Avrupa’daki yaşamımızdan kesitleri hayal ediyorum. Türk asıllı oldukları halde sırtlarına Hollanda, Almanya, Belçika gibi ülkelerin fotbol ve boks formalarını giyen Türkler ile diğer yabancı kökenlileri düşündüm.
( Hollanda’da 9, Almanya’da 15, Avusturya’da 14, İsviçre’de 10, Belçika’da 5, İsveç’te 5, Danimarka’da 4, Finlandiya ve Norveç’te birer Türk kökenli, toplam 66 milli sporcu var)
Demekki Kâzım Kanat’a kalsa, sırtına Hollanda formasını giyip olimpiyatta Hollanda için ringe çıkan Orhan Delibaş’ı hiçbir Hollandalı alkışlamamalıydı.
Olimpiyattaki final günü, ‘Evlerinize bayrak asın’ diye Türkiye’yi ayağa kaldıran gazetelerin desteklediği Orhan Delibaş için tüm Hollanda da ayağa kalkmış ve alkışlamıştı.

Ya milli takım formasını giyen Türk asıllı ve diğer futbolcular ?
Bu furbolcular için Hollanda’da, Almanya’da ve Fransa’da tepki gösterenlerin alayı ırkçı değil mi ?

Hollanda milli takımının Afrikalı Kalu’ya ihtiyacı olduğunu ve bu nedenle de çabuklaştırılmış bir tabiyet işlemi isteyen Marco van Basten ve diğer futbol otoritelerinin sesine kulak vermeyen Rita Verdonk’a ne kadar kızdık bir hatırlayın.
Verdonk’tan istenen ‘çabuklaştıtılmış vatandaşlık’ idi. Yani Kalu, henüz vatandaşlık hakkını elde edememişti. Hollanda’da 5 yılını doldurmamıştı. Bu nedenle karar Bakan’a kalmıştı. Verdonk inat etti ve miltonlarca kişinin isteğine rağmen Kalu’ya Hollanda vatandaşlığını vermedi.
Hem biz, hem de milyonşlarca Hollandalı bu konuda Verdonk’a ‘ırkçı’ demedik mi ?

Aurello’ya gelince : Türkiye’de 5 yıl yasal olarak çalışmış ve yaşamış olduğu için Türk vatandaşlığına kabul edildi. Böyle olunca da ‘Ona ihtiyacım olur’ diyen milli takım teknik direktörü Fatih Terim, Aurello’yu kadroya aldı. İşte bundan sonra da kıyamet koptu. Tabii ki sağduyulu ve demokrat insanlarımız, bu konuda eleştiri yapanlara katılmadılar. Ama yine de biz, bu konuda ırkçılık kokan seslerden büyük rahatsızlık duyduk.

Başka ülkelerin insanlarından ve yöneticilerinden şikayet ettiğimiz konular üzerinde biz yanlış yaparsak yakışık almaz. Başkasından hoşgörü ve tolerans istenirse, biz de başkalarına aynı hoşgörü ve toleransı sağlamalıyız.
Hep kendine yontmak büyük bir ayıp ve haksızlıktır.

Türkiye’de yaşayan bazılarının bunu bilmemesi de çok ayıptır. Bu konuda bir gurbetçi ile bile konuşulsa, burada yabancılara nasıl davranılması gerektiğini öğrenebilecek kişilere bu tavsiyeyi yapmaktan başka vereceğimiz akıl yok.
Akıllı olsunlar ve ırkçı söylemlerden uzak dursunlar.
Zira bu ırkçı söylemler tüm dünyaya yayılıyor.
O zaman ‘Bakın şu Türkler’e, ırkçılıktan şikâyet ederken, şimdi kendileri ırkçılık yapıyorlar’ demezler mi ?
Başta Kâzım Kanat kardeşimiz olmak üzere, bu konuda ahkâm kesenlere tavsiyemiz ancak bu olur.
Haydi hayırlısı.. !

Değerli Okurlarım,
Sabahın erken saatinde yazdığım bu yorumdan sonra elime geçen Hürriyet gazetesinde, dostum, hemşehrim ve de mahallelim Erman Toroğlu’nun yazısını okudum. Bazen yaptığı Mersinvari çıkışlarla Türkiye’de gündem yaratan ve çoğu zaman beni de mutlu eden Erman kardeşim bu kez beni çok üzdü. İsterseniz önce Erman’ın yazdıklarına bir bakalım.
Başlık : ‘Of çekeceğiz’
Yazı: Marco Mehmet oldu…
Aslında bir de sonuna Of koymak lâzımdı.Yani Mehmetof..
Hatta üç tane F ile bitirmek gerek…
Çünkü artık kulağın arkasını deldirdik, bundan sonra kevgir gibi olacak, off, off çekeceğiz.

Aslında bu tip olaylarda bir şahsı Türk vatandaşı yaparken şu soruyu yöneltmek lâzım. Mesela Mehmet olacak Marco’ya, karar verecek ekip şu soruyu yöneltecek.
Éy Marco, oldu ya yarın Brezilya ile bir savaşa girdik veya gireceğiz. Sen hangi ordunun üniformasını giyer savaşırsın…’
Bence en kestirme soru bu olsa gerek… Çünkü neticeye böyle daha kolay ulaşırsınız.’

Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #5 : 21 Kasım 2007, 20:16:37 »

Türkiye’de Irkçılık Var mı?


Geçtiğimiz haftalarda, Emre Belözoğlu’ya yöneltilen ırkçılık suçlamasının ardından futbol âleminin birçok tanınmış ismi, birçok yazar, birçok taraftar Emre’nin savunmasına koştu. Herkesin dilindeki şey, Türkiye’de böyle şeylerin olmadığıydı. Hatta Alpay Özalan, “Bizde ırkçılık olmaz, varsa da zaten sizden öğrenmişizdir,” bile dedi Avrupalılar’a.

Kısmen doğruluk payı da vardı bu savunmanın. Avrupa’da ırkçılık sorunu genellikle siyah oyunculara yönelik hakaretler üzerinden konuşuluyor ve Türkiye’de siyah oyuncuların, özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde görülene benzer toplu hakaret ya da tacize maruz kaldıkları önemli bir örnekten söz etmek mümkün değil. Dönemin Trabzonspor başkanı Mehmet Ali Yılmaz’ın, kendi oyuncusu Kevin Campbell’a yönelttiği ve hâlâ utançla hatırlanan “yamyam” hakareti dışında toplumsal hafızada yer etmiş önemli bir ırkçılık vâkâsı yok gibi.

Şimdi gelin, hafta sonu Türkiye liglerinden oynanan iki karşılaşmaya dönelim. Birincisi, Trabzon’da oynanan, Trabzonspor-Kayserispor maçı. Bu maçta, Trabzonlu taraftarlar, “Ayağa kalkmayan Ermeni olsun!” tezahüratını dillendirdiler maçın bir yerinde. Lig A’da oynanan Malatyaspor-Elazığspor maçında ise, maç sonunda bazı olaylara da neden olan bir tezahürat vardı. Deplasmanda giden Elazığ seyircisi, öldürülen Hrant Dink’in Malatyalı olmasından hareketle “Ermeni Malatya!” diye bağırdı.

Her iki tezahüratta da, “Ermeni” sözcüğünün kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, hakaret amaçlı olarak kullanıldığını görüyoruz. Her ikisinde de açıkça, “Ermeni” olmak bir biçimde yeriliyor ya da başka bir hakaret sözcüğünün yerine ikâme ediliyor. Irkçılık dediğimiz kavramın bundan daha berrak bir örneği olabilir mi bilmiyorum. Türkiye’nin iki stadından, hem de münferit değil, topluca ifa edilen iki güzide ırkçılık örneği!

Emre Belözoğlu siyah rakibine gerçekten hakaret etti mi bilmiyoruz, ama ettiyse bile, yukarıdaki örnekler bu münferit vâkâdan çok daha ağır ve çok daha fazla cezayı hak etmesi gereken ırkçılık örnekleri.

Şimdi yalnızca federasyonun ya da kamuoyunun değil, bizzat o takımlarının yöneticilerinin bu olayları kınaması, tekrarlanmaması için girişimde bulunması, en basitinden şiddet olaylarının ardından hep yapıldığı gibi, “üç beş çapulcunun yaptığını bütün tribüne mâl etmemek lâzım” klişesini devreye sokması gerekmiyor mu?

Emre’nin savunmasına koşarken, “Türkiye’de ırkçılık olmaz!” diye kükreyen ağır abilerimizin, söylediklerinin sağlamasını yapmaları, nedamet getirmeleri, olayın üzerine gitmeleri gerekmiyor mu?

Irkçılıkla mücadele konusunda UEFA’yla işbirliği içinde olduğunu söyleyen federasyonun, daha maçların oynandığı gün soruşturma başlatması gerekmiyor muydu?

Elbette bunların hiç biri olmayacak. Elbette, basit ve yürekli bir dayanışma hamlesinin göstergesi olarak Adana Demirspor’un taşımak istediği “Hepimiz Ermeniyiz!” pankartına bile izin vermeyen federasyon ve kamuoyu muhtemelen bu konuda da sessiz kalacak ve bizler de şişinmeye devam edeceğiz:

“Türkiye’de ırkçılık olmaz! arkadaş!”

 diyaruz ama  .........
Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #6 : 21 Kasım 2007, 20:32:44 »

bu konuya birazda kendi yorumumu katmak istiyorum . her ne kadar tepki de çekersem çekim yinede kimseden de sözümü esirgemem .

 yıllardan beridir  dünyada ve türkiyede kanayan bir yaradır bu ırkçılık.  insani değerlerden yoksun oldukları halde sanki yüce bir varlıkmış gibi kendilerini savunup orda burda ahkam kesen insanlara bir çift sözüm olacak ;
  eyy cahil insan bu  savunduğun şeylerle kendini  bulunmaz hint kumaşımı sandın.  sanmazmısın ki  savundukları değerlerin  seni ne denli boğacağıını hiç mi düşünmezsin  belki de onların kaderinde idi böyle bir yazgı  acaba sen  insanmısın ? sanmıyorum . 
   o kadar seviyesiz bir hale giriyorsun ki  şimdi de çırpınmaya başlıyorsun ama daha da bir batıyorsun  . işte bunu bile göremiyecek kadar  da körsün .

     hiç kimse kendi kaderini bilemez . insanların elinde olsaydı  kader  o zaman iyi ve kötü diye bir kavramda olmazdı  ve değerlerden yoksun  robotlaşmış bir zihniyet ortaya çıkardı .   ama değerleri bilerek  en önemlisi de saygı herşeyden önce insana  insanlığa saygıyı ön planda tutarak  kabullenmek varken  neden bu gerice bir zihniyet işte buna  şaşıyorum .

  ALLAHIM SEN BÜYÜKSÜN VE BU GİBİ GERİ ZİHNİYETTE OLAN İNSANLARI DA SANA HAVALE EDİYORUM . 
Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #7 : 21 Kasım 2007, 21:37:02 »

İslam'ın ırkçılığa bakışı nasıldır?



Irkçılığı men eden âyet-i kerime:


“Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz Ondan en çok korkanınızdır.”
(Hucurat suresi, 13)


Aynı surede şöyle buyulur:

“Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.”

Allah ne Türkleri, ne Arapları, ne Kürtleri değil, ancak, müminleri birbiriyle kardeş ediyor. İslâm’a göre, mümin olmayan bir insan, mümin babasına varis olamıyor. İman gidince, maddî, uzvî ve ırkî bağlılık bir işe yaramıyor.

“Kendi nefsi için istediğini mümin kardeşi için de istemeyen (kâmil) mümin olamaz.” buyuran Allah Resulü (asm.), bu âyetin amel ve his âlemimize nasıl aksedeceği hususunda bize yol gösteriyor.

Müminler birbirlerini böylesine sevmeleri gerektiği halde şu veya bu sebeple aralarına kin ve husumet girerse, bu takdirde ne yapacaklardır? Âyet-i kerimenin devamı şunu emreder: “Kardeşlerinizin arasını ıslah edin.” Onları sulha, sükûna kavuşturun. Düşmanlıklarını, dostluğa, muhabbete, kardeşliğe çevirin.

Evet, Kuran’ın hükmüne göre müminler kardeş. Hepsi bir tek aile. Tek cephe. Onların arasına ayrılık sokanlar ise bilerek veya bilmeyerek karşı cephe namına çalışmış oluyorlar.

Hud Sûresinden ulvî bir ders: Nuh (as.) tufan hâdisesinde, “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir. (benim ehlimdendir)” dediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: “Ey Nuh o senin ailenden (ehlinden) değildir.” Demek ki; insanın, inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun dostu, kardeşi olamaz. Bu hakikati hiçbir tevile imkân vermeyecek kadar net biçimde ortaya koyan bir Allah kelâmı:


“Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.”
(Tevbe suresi, 23)


Bu ayet, “Ancak müminler birbirinin kardeşidirler.” âyet-i kerimesinde ders verilen ince ruhun ve derin şuurun bir başka ifadesidir.

İnanmayan babanız sizin dostunuz değil, inanmayan kardeşiniz de sizin dostunuz değil.
Onları dost edinen insan, hakikati çiğnemiş, zulmetmiştir.
Allah’ın ona bir ihsanı olan sevgi hissini yanlış yerde kullanmış, zulmetmiştir…
Yanlış bir tercihle kendisini Cehenneme sokmaya sebep olmuş, nefsine zulmetmiştir.
Onun sevgi hanesinde küffar, mümine ağır basmış ve o adam bu büyük adaletsizliği işlemekle zalim olmuştur.

‘Maliki yevmiddin’ olan Allah haber veriyor:


“O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah’a kalb-i selim ile gelenler müstesna..”
(Şuara suresi, 88-89)


Irk yakınlığının en birinci basamağı, en ileri seviyesi evlâtla baba arasındaki münasebet değil midir? Bu âyet, bu yakınlığın o meydanda para etmeyeceğini haber veriyor bize. Artık hangi ırkçılıktan bahsediyoruz. O gün kimsenin ne malına, ne mülküne, ne de kazandığı evlât sayısına bakılmayacak.

O gün tek geçer akçe var: Kalb-i selim. Allah’a teslim olmuş, Onun her emrine ram olmuş temiz ve halis bir kalp. Ondan başkasına bağlanmamış bir gönül. Bu gönül kimde bulunursa bulunsun, Arap’ta olsun, Acemde olsun makbuldür. Ve Cennet, kalb-i selim sahiplerinin varacağı mükâfat menzili. Orada her mümine, ihlâsına, ameline, ahlâkına, gayretine, himmetine göre makam verilecek. Ondaki bütün tabakalar bu esaslara göre. Orada her ırkın ayrı bir makamı yok.
Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #8 : 21 Kasım 2007, 21:37:56 »

Ruhun ırkı var mıdır?



Ruh, beden ülkesinin misafiri. İnsan, ana rahminde dört aylık oluncaya kadar bir tür bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sulbünden gelmiş ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış...

Babasında insan tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o karanlık menzilde büyümesini sürdürüyor.

İşte ırk kavramı, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen misafir hiçbir ırka mensup değil. Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhtan ibarettir. Beden onun hanesi hükmündedir.
Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #9 : 21 Kasım 2007, 21:39:02 »



Irkçılığın Zararları Nelerdir?



Irkçılık, körü körüne bir ırkı ve kavmi veya bir soyu üstün sayarak diğer ırkları aşağı görmektir. Kendi adetlerine dayanmayan esasları kötüleyen, saldırgan, istilâcı ve zulümkâr bir zihniyettir. Irkçılık, dinî bağları gevşeten, anarşi ve vahşete yaygınlık kazandıran ve toplum yapısında tahribe yol açan bir mikroptur. O, bilhassa hayata nizam veren dinî ve ahlâkî
esaslar yerine, ırkî ve kavmî bağları esas aldığı için tahripkârdır.
Cemiyetlerin bünyelerinde fitnenin en korkunç olanı, soy-sop iddiasıdır. Bu sebeple bu hastalık, birliğimizi parçalamaya müsait unsurların başında gelir. Zira ırkçılığın özünde ihtilâf ve ayrılık yatar.

Irkçılığın Zararları şöylece özetlenebilir:

1 — Soy-sop üstünlüğü toplum hayatının temel esaslarından biri olan adaleti ciddî biçimde zedeler. İnsanlığa hediyesi zulüm, baskı ve terördür. Zira, ırkdaşlarını kayırmak, ırkçılığın ayrılmaz bir vasfıdır. Bu bakımdan, bir ırkçının âdil olması ve insafla hareket etmesi mümkün değildir.

2 — Irkçılık toplumdaki bağları zayıflatır. İnsan saadetinin ve mutluluğunun temel taşı olan meziyetleri kökünden yıkar, kardeşliği sarsar, muhabbeti gölgeler, samimiyeti yok eder. Kin, haset, düşmanlık gibi manevî mikropların kaynağı olduğundan, birlik ve beraberliği zedeler.

3 — Soy-sop dâvası gütmek, insanı korkunç bir vahşet ve kin iklimine doğru sürükler. İnsanın mahiyetindeki şefkat, merhamet, yardımlaşmak gibi yüksek huyları tamamen yok eder. Bunun en açık ve günümüzdeki en yakın misali, doğu'daki ırkçı ve bölücü anarşistlerin masum insanlara yaptıkları fecî katliamlardır.

4 —Irkçılığın tabiatı, başkalarını yutmakla beslenmektir. Irkçılığın felsefesi, gurur ve enaniyet, üstünlük iddiası ve asalet davası gibi çirkin esaslara bina edildiğinden toplum hayatında daima fitne ve fesadı körükler, huzursuzluk ve keşmekeşliğe sebep olur. Meziyet ve faziletleri yalnız kendinde bilmek, kendi kusur ve noksanlıklarını da kendinde görmeyip hep başkalarında görmek ırkçılığın sonucudur.

5 — Irkçılık, insanlık âlemini mahveden bir zakkum ağacıdır. İnsanlık, onun zehirli meyvelerinin sancısını, asırlarca çekmiş ve halen de çekmektedir. Birinci ve İkinci Dünya Harpleri bunun en son şahitleridir.

6 —Irkçılık, yıkıcı bir fırtına gibidir. Tarihin Şahitliğiyle nice devletleri zaafa düşürmüş, nicelerini tarih sahnesinden silmiş, zorlama ve baskı ile nice üzücü olaylara sebep olmuştur.

Dünya tarihi, Irkçılığın acı tablolarıyla doludur. Birkaç misâl vermek gerekirse; Hitler Almanyası'nın "üstün ırk teorisi" saçmalığı, İkinci Dünya Savaşı'nın patlamasını netice vermiş ve milyonlarca insan vahşice öldürülmüştür. İtalya'da Mussolini'nin faşist rejimi orada korkunç bir terör estirmiş, binlerce insanı imha etmiştir. Sömürgeci Avrupa'lıların Güney Afrika'daki yüz binlerce insanı top yekûn imha hareketleri Batı Medeniyetinin utanç verici kara tablolarından bir yenisidir. Bu cahiliye zihniyeti, bugün yine siyah-beyaz ayırımı halinde devam etmektedir. Amerika'da beyazların zencilere baskısı asırlarca devam etmiş, halen de etmektedir.

7 —Irkçılık insandaki yüksek hamiyet hislerini, sadece kendi ırkına hususileştirmekle hamiyet çerçevesini daraltır. Yüksek, ebedî, manevî ve uhrevî ideallerin gelişmesini engeller. İnsandaki fıtrî seciyelerin yerlerini değiştirir. Meselâ: Tevazuya bedel gurur, muhabbete bedel kin, yardımlaşmaya bedel çarpışma psikolojisini aşılar, Hakka bedel kuvveti esas alır.

8 —Irkçılık hastalığına kapılanlar bütün Müslümanları adaletle, insafla, şefkatle kucaklayamaz. Kendilerini dine adapte etmek yerine, dini ırkçılık fikrine âlet etmeye bile kalkışırlar. Neticede, hamiyet duyguları daralır, körelir, söner gider. Nihayet, kendilerini ve taraftarlarını tatmin etmek için hayali efsane ve hikayelerden medet ummaya başlarlar.

Logged
YaRaLiYuReK

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #10 : 21 Kasım 2007, 21:44:18 »

bu yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum  lütfen okuyon ; 

  o zaman çoğu şeyi daha iyi anlayacaksınız  :


Irkçılık

Okuycularımızdan sayın S.Oğuz mektubunda bir cümleme şöyle itiraz ediyor: "Nisan Pazar günkü Yenişafak gazetesindeki yazınızı(Kıbrıs meselesi) okudum. Yazının 4. paragrafında yazdığınız "ayrıca bizi biz yapan iki önemli özelliğimiz var; müslümanlık ve Türklük." Burda müslümanlıktan ve Türklükten bahsediyorsunuz. Size bir sorum olacak müslümanlıkta ırkçılık varmı ki türklükten bahsediyordunuz. Ayrıca unutmayınız ki Türkiye de başka ırklardanda insanlar var. Açıkçası böyle bir şeyi sizin gibi bir yazara yakıştıramadım. Eğer sizi yanlış anladıysam lütfen bilgilendirin."
Sayın Oğuz muhtemelen kendini Türk olarak tanımlamayan insanlarımızdan biri. Toplumumuz bir tuhaf oldu; milletten söz ediyorsunuz "ümmetçiler" itiraz ediyorlar, ümmetten söz ediyorsunuz "milletçiler" tepki gösteriyorlar, Kürt diyorsunuz bazı Türkler, Türk diyorsunuz bazı Kürtler ve müslümanlar protesto ediyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, ortada yalnızca bir ideolojik farklılaşma değil, aynı zamanda bir kavram karışıklığı da var.
Gerçeğe (vakıaya), bilime ve dine göre insanların tamamı tek bir ırka, etnik ve kültürel kökene dayanmıyorlar; inancımıza göre bir ana ve babadan türemiş olmalarına rağmen, çeşitli sebeplerle sosyal, kültürel ve etnik guruplar oluşmuş, ortaya -halk deyişiyle- yetmiş iki buçuk "millet" çıkmıştır. Kur'an dilinde bu guruplara "kavm, şu'ûb ve kabâil" deniyor. Allah, yarattığı insanları kavim, şuûb ve kabâil olarak farklı kılmasını "te'âruf" hikmetine bağlıyor. Tearuf kelimesi "irfan ve marifet" kelimeleriyle aynı kökte birleşiyor. Buna göre bir kabile, kavim, ümmet... değil, birden fazlası vardır ve bu farklılığın hikmeti, sebebi fert ve topluluk olarak insanların tanınmasını, gerektiğinde birbirinden ayırılmasını, bütün insanlığa ait kültür ve medeniyetlerin farklı renklerinin ve şekillerinin oluşmasını, Allah'ın en büyük eseri olan insanlığın bütün marifetini ortaya koymak üzere yarışmasını... sağlamaktır. Kur'an'da "millet", bir dine bağlı insan topluluğu, bir insan topluluğunu çerçevesine alması bakımından din manasında kullanılıyor. Etnik ve kültürel farklılıklar ise daha ziyade kavm kelimesiyle ifade ediliyor. Ümmet kelimesi de "bir din üzerinde birleşen, aralarında ortak inanç ve değerlerin bulunduğu, birlik ve beraberlik içinde yaşayan bireylerden oluşan topluluk" manasında kullanılıyor (Kur'an'da bu kelimenin başka manalarda da kullanıldığı olmuştur).
İnsanların farklı etnik ve kültürel aidiyetlerinin bulunduğu tabîî (yaratılış gereği) bir gerçek olduğuna göre dinin bunu reddetmesi düşünülemez. Dinin reddettiği ırkçılık (kavmiyet), kendi kavmini, bu manada milletini, dine ve evrensel değerlere göre değil de sübjektif ve hissî, değerlendirmeye göre üstün bilmek, başkalarını hor görmek ve egoizme saparak "ötekilere" zulmetmek, hak ve hukuku çiğnemektir. Eğer buna birileri milliyetçilik diyorsa, bu manada bir milliyetçilik de İslam'a aykırı düşer.
Bir fert veya topluluk kendini mesela "kürdüm, müslümanım, filan yerliyim, filan ülkenin vatandaşıyım..." diye tanımlayabilir. Kendini böyle tanımlayan bir fert ve gurup, "bizi biz yapan kürtlüğümüz ve müslümanlığımızdır" da diyebilir; evet o gurubu diğerlerinden ayıran iki önemli özellik bunlardır. Buraya kadar dine aykırı hiçbir nokta yoktur. Ama ben "Kürt, Türk, Arap, Farsî, İngiliz..." olduğum için başkalarından üstünüm, ben imtiyazlıyım..." derse İslam'a aykırı bir değerlendirme yapmış olur.
Müslüman kavimlerden biri de Türkler'dir. Bu kavim (bu manada millet) bin yıldan fazla bir zamandan beri müslümandır. Kendini tanımlarken de yalnızca "Muhammed ümmetindenim, müslümanım" dememiş, bunlara ek olarak "Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı.." da demiştir; evet mesela Osmanlıyı başkalarından ayıran iki önemli özellik "müslümanlığı ve Osmanlı Türkü" oluşudur. Türklük gövde, müslümanlık inanç, ruh ve düşünce gibidir; böyle bir tanımlama gerçeğe de dine de uygundur. Türk'ü, Kürd'ü, Arab'ı ve diğerlerini birleştiren unsur dindir, müslümanlıktır; farklı olan özellik dine aykırı bir değerlendirmeye ve uygulamaya tabi tutulmadıkça ortada bir problem de yoktur, olmamalıdır.
İnsanın iyi bir müslüman olabilmesi için etnik aidiyetinden uzaklaşması, sıyrılması gerekmez, bu aidiyet içinde iyi bir müslüman olabilmek için başkalarıyla yarışması gerekir; bu şuur ve yarış, adı ne olursa olsun İslam'a aykırı değildir.




Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Site Map | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.282 Saniyede 39 Sorgu ile Oluşturuldu