birbilebilsen_18
Ziyaretçi
Durumum:
|
 |
« : 04 Şubat 2008, 18:15:33 » |
|
Farklı ve/veya yeni yönelimlerin sorunları ve sınırları
Bütün bunlara rağmen sosyal psikolojide ihmal edilemeyecek derecede önemli bir potansiyel bulunmaktadır. Bu potansiyel parçalara ayrılmış ampirik araştırmalardan ziyade kuramsal yönelimlerin, geniş teorilerin varlığından ileri gelmektedir. İyi bir kuramsal çerçeve değişik alanlardaki farklı odakları olan çalışmaları bir araya getirip ortaya bir “Geştalt” çıkarabilir. Odak noktası Amerika olduğu için, Avrupa’daki çalışmaları, örneğin sosyal temsiller kuramını dışarıda bırakıyorum.
Bütünlüklü-kapsayıcı anaakım kuramlar
Bu yaklaşımlardan en önemli gördüğüm Kuzey Amerika bazlı iki tanesini örnek vermek istiyorum. Bunlar bağlanma teorisi (Hazan & Shaver, 1994) ve deneysel varoluşçuluk (Pyszczynski, Greenberg, & Solomon, 1997). Bağlanma teorisi temel olarak psikanalitik gelenekten İngiliz John Bowlby’nin bağlanma ve nesne ilişkileri kuramına dayanmaktadır. Bağlanma teorisi anne-çocuk arasındaki bağlanma ilişkisine ve bununla ilişkili olarak genellikle çiftler arasındaki ilişkilerin doğasına eğilir. Örneğin, evrimsel adaptasyon açısından tartışılmaz bir önemi olan çocukluktaki bağlanma sisteminin temel özelliklerinin yetişkin ilişkilerinde de sürdüğünü gösteren çalışmalar bulunmaktadır (Hazan & Shaver, 1987). Bunun yanında “bağlanma stili” kavramı ile yürütülen araştırmalar insanların duygularını nasıl düzenlediklerine, stresle nasıl basa çıktıklarına, ilişki tatminine ve depresyona kadar bu çok konuda anlamlı mesajlar vermektedir (ör: Lopez & Brennan, 2000). En önemlisi bu teori içerisinde kişi ya da birey diğer kişilerle beraber ilişki bağlamı içerisinde değerlendirilmektedir (ör: Pietromonaco & Barett, 2000). Her ne kadar bu ilişki bağlamı içerisindeki kişi algısı dilsel bağlama oturmasa da, çok daha uygun bir özne algısı sunmaktadır. Bu konuda ayrıca Amerika bazlı sosyal psikolojinin Bolwby’nin teorisini iğdiş ettiğini yazan Avrupalı araştırmacılar da bulunmaktadır[11].
Diğer kuram, bağlanma teorisiyle karşılaştırıldığında daha zayıf olduğunu düşündüğüm ama “felsefi” bir zemine oturduğu için ilgi çeken, deneysel varoluşçuluk (Terror Management Theory). Bu kuramın üzerine oturduğu temel varsayım şudur ki, insanlar olumlu birer varlık olmalarının bilgisiyle yasamaya çalıştıkları su çaresiz hayatlarını anlamlandırmak zorundadırlar. Dolayısıyla bu teori içerisinde anlam ihtiyacı ve anlamlılık duygusunun verdiği güven hissi önemli bir yer tutmaktadır. Bu anlamlılığa ve güven hissine olan ihtiyaç kendini en çok olum tehdidi altında hissettirmektedir. Dolayısıyla olumlu oldukları hatırlatıldığında insanlar kendi sembolik varlık zeminlerini ya da dünya görüşlerini aktive etmekte ve kendilerine güven veren ne varsa harekete geçirmektedirler. Bu siyasal davranış ta olabilir, sevgilinin yanında olmasını istemek te olabilir, bedenini süslemek te, bir şeyler satın almak ta…(toplu sonuçlar için, Pyszczynski, Greenberg, & Goldenberg, 2004). Bu kuram deneysel olarak göstermeyi başarmıştır ki Bush’un tekrar seçilmesinin altında biraz da bu korku ve güvenlik ihtiyacı bulunmaktadır (Landau ve ark, 2004). Kuramın malum sıkıntılı yani deneysel olmak durumunda olması, hipotez bazlı araştırma surecinin içine sıkışmış olması ve tabii bir de en kötüsü, içsel nitelikleri itibariyle 90’ların başında gelişen neo-liberal bir tez olması. Yani ortada Sartre’ın siyasallığından, hatta varoluşçuluk bir Humanizmadir adli denemesinden (1948) kalıntı yok. Sadece varoluculuktaki birey vurgusunun kapitalizmin ihtiyaçlarına göre yorumlanmış bir sekli var. O haliyle bile ilgi çekici olabilen, çünkü gücünü Amerika’nın (Bati’nin) inkar ettiği “ölümden” alan bir kuram[12]. Bu çerçeveye uygun şekilde Türkiye’de de örneğin Victor Frankl’ın bazı kitapları çevrilmiş, geçtiğimiz yüzyılın en büyük sorunlarından birisi olan varoluşsal anlam sosyal psikolojik literatüre kazandırılmıştır.
Postmodernizm
1980’lerin başından itibaren diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi postmodernizm psikolojiyi ve ilk önce de sosyal psikolojiyi etkilemeye başladı. Yine Kenneth Gergen’nin başrolde olduğu postmodernizm tartışmalarının temel ekseninde modernist psikolojiye dair bir kaç temel eleştiri bulunuyor. Gergen’e (1994, 2001) göre aydınlanma etkisi altındaki modern psikolojinin en önemli vurgularından birisi bireysel bilginin ve bireyin zihninin içinin önemi. Modern psikolojide insan zihninin sistematik araştırmayla keşfedilebileceğine dair bir vurgu, dünyanın ve insan zihninin nesnelliğinin verili olduğu, nesnel gözlemlerle, sebep sonuç ilişkileriyle ve dolayısıyla deneysel gözlemlerle bu keşfin gerçekleştirilebileceğine dair bir inanç bulunmaktadır. Bu bağlamda dil büyük harflerle yazılan “Gerçekliğin” sadece taşıyıcısıdır.
Buna karşılık postmodernizm dilin toplumsal olarak inşa edilmiş ve hiç bir şekilde nesnel olmayan bilgiyi taşıdığını, dolayısıyla “mahrem bir dil”in mümkün olmadığını, “gerçeğin” insanların etkileşimi sonucu ortaya çıktığını, dilin etkileşim içinde anlam kazandığını ve dolayısıyla “dil oyunlarının” kaçınılmaz olduğunu iddia etmektedir (Gergen, 2001)[13]. Buna paralel olarak postmodernizmdeki birey algısı modern birey algısından epey bir farklılık gösterir. Kaba hatlarıyla vermek gerekirse, postmodern birey bir merkezi olmayan (decentered); imajinatif; bir özü olmayan; bir çok alternatif hayat hikayesiyle beraber adeta bir çoklu “metin” olarak varolan; toplumsal olarak inşa olmuş çoklu bir benlik yapısına sahip; çoğul ilişkileri ve parçalı kimlikleri beraber yasayan; dolayısıyla parçalı bilince sahip; teknoloji tarafından sarmalanmış; yasamı teatral bir havada rol gereği oynayan; tercih ettiğini düşünen ama hiç bir şekilde tercih edemeyen; silinmiş ve erimiş bir varlık (ör: eleştiriler için Dowd, 1991; Smith, 1994). Bu tanımlara uygun şekilde Dowd (1991), postmodern donemde sosyal psikolojinin öznesi olmayan bir bilim olmaya doğru gittiğini ileri sürmüştür. Öznesi olmayan bir sosyal psikoloji, araştırma nesnesi olmayan bir “bilimdir”, yani bir hiçtir.
Doğal olarak, postmodernizme karsı ciddi modernist eleştiriler var ve öyle görünüyor ki bu eleştiriler postmodernizmi daha “uzlaşmacı” bir zemine çekmektedir (Friedman, 2002). Modernist eleştirilerin basında postmodernizmin bütün değerlerin eşit olduğuna yani ahlaki göreliliğe dair yaptığı aşırı vurgu gelmektedir. İyi toplum, iyi yaşam gibi hedefleri çokça sorgulayan postmodernler, farklı anlam sistemleri arasındaki diyaloğu ve dolayısıyla diyalojik bir uzlaşmayı savunuyorlar ama politik bir paralizasyonu da yaşıyorlar (Prilleltensky, 1997). Postmodernizmle gelişeceği düşünülen kimi potansiyellerin, mesela pragmatiklik, kültürler-arası diyalog, ya da niteliksel çalışmaların zaten psikolojide var olan ya da çok önceleri tartışılan hususlar olduğunu dile getirenler bulunmaktadır. Örneğin Teo ve Febbraro (2002) psikolojinin kimi sorunlarından örneğin romantizmi değil de modernizmi sorumlu tutmanın kendisinin bir postmodern “yükleme hatası”[14] olduğunu, baskının sadece dilde gizli bir şey olmadığını, toplumsal gerçekliğin bir parçası olduğunu, ve postmodernizmin kendisiyle çelişerek Avrupa-merkezli bir “dil oyunu” olduğunu söylüyorlar. Hatta tartışmalar esnasında postmodernizmin bütün psikolojiyi sardığı bir hipotetik durumda psikolojinin değişik “seslerden” oluşan bir kakofoniye dönüşebileceğini iddia edenler bulunmaktadır. Benzer şekilde Locke (2002), “gerçeklikten özgürleştirilecek olan psikolojinin” ölü bir fantezi dünyasından ibaret olacağını, dolayısıyla en iyisinin postmodernizmi ihmal etmek olduğunu, zaten sonunda postmodernizmin de kendi kendini bir fantezi dünyası içerisinde yok edeceğini yazmıştır[15].
Bütün bunlar postmodernizmi kurtuluşçu bir psikolojinin çerçevesinde değerlendirdiğimizde sorunlu kılmakta ancak postmodernizmle daha da önem kazanan niteliksel çalışmalar hakkında bizleri uyarmaktadır. Postmodernizm entelektüel olarak uyarıcı bir etkisi olan ama en önemlisi insani varoluşun anlatısal yanına yaptığı vurguyla önem kazanan bir akim. Fakat bir yöntemsel yönelim olarak niteliksel çalışmalar sadece postmodern bir çerçevede gerçekleştirilmemektedir, eleştirel-kurtuluşçu bir psikolojinin da ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmektedir ve anlaşılan bu eleştirel psikolojiye sırf postmodernizmin hediyesi değildir.
Niteliksel çalışmalar
Psikolojide yaklaşık son yirmi yılda yükselen bir yöntem olarak “anlatı” bir çok acıdan yukarıda bahsedilen bilimsel paradigmanın sıkıntıların kimilerine bir cevap niteliği de taşımaktadır. Avrupalı ve daha koklu bir teori olduğu için sosyal temsiller kuramını bir kenara bırakırsak, niteliksel yöntemler temel olarak söylem ve içerik analizi, görüşme analizlerini, otobiyografik analiz ve hayat hikayesi analizlerini içeriyor, ancak bunlarla sinirli görünmeyen bir yöntemsel yönelim. Altında kuvvetli bir felsefi zemin (ör: Paul Ricoeur) bulunan bu yönelimin öznellik algısı da farklı tabii ki. Pozitivist psikoloji, yani insanların neye “sahip olduğu” ve ne “yaptığıyla” fazlaca uğrasan ve niceliksel yöntemlerle çalışan psikoloji, insanların ne “söylediklerini” ihmal etmekte, insanların içinde yaşadıkları ve diğer insanlarla siyasal bir atmosferin içinde oluşturdukları anlam evrenini görememektedir. Niteliksel çalışmalar sosyal psikolojiyi felsefe, sosyoloji, dahası eleştirel kuramla buluşturmakta ve daha sosyal bir sosyal psikolojinin oluşmasına bir zemin sağlamaktadır.
Ian Parker (2004) gibi Marksist eleştirel psikologlar ise “söylem analizi” tekniğini psikolojide ideoloji hususunu çalışmak için en önemli araç olarak görüyorlar. Söylem analizi insanların farklı “seslerinin” ideolojik yansımalarını düzeni teshir edecek şekilde ortaya çıkarabilecek bir araç iken, genel olarak niteliksel analiz eleştirel ve kurtuluşçu düşünceye önemli araçlar sağlamaktadır. Örneğin, geleneksel yöntemlerde araştırmacı “deneklerine” yabancı iken, niteliksel araştırmalarda bu yabancılık minimuma inmekte ve insanla, kişiyle, kişilerin biricikliğiyle, mahrem yaşamlarıyla ve ayni zamanda kültürün ve toplumsal düzenin insan üzerindeki etkileriyle temas sağlamaktadır. Kültürel sembolizmin sosyal psikolojik anlatının içerisine girmesi “evrenselci” vurgunun açıklayıcı gücünü sarsmakta ve sosyal psikolojinin kendi temellerini sorgulanmasını getirmektedir. Niteliksel calışmalarda insan kişisel-kültürel-politik anlamlar üreten ya da inşa eden bir özne olarak algılanmakta ve bu da diyalektik yaklaşımlarla bir ölçüde uyumu berberinde getirmektedir. Zira diyalektik yaklaşımlardaki toplumsal insanin toplumsal bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerektiği tezi, sosyal inşacılıkla bir ölçüde kuramsal bütünlük göstermektedir. Bu noktada, sorunsallaştırdığımız psikolojinin içerisindeki kurtuluşçu canlanmalara kısaca değinmek gerekiyor.
Kurtuluşçu ve komünüteryan sosyal psikoloji: “Sumus, ergo sum”[16]
Doğal olarak pozitivizm ve postmodernizmle hem büyümüş hem de hastalanmış bulunan sosyal psikolojiye verilebilecek en iyi reçetelerden birisi tarihsel ve eleştirel bir bilim pratiğidir. Bu konuda kuramsal yaklaşımlardan kriz döneminin tesiri ile çıkanlar diyalektik, ideoloji, bilgi sosyolojisi, hümanizm gibi kavramların sosyal psikolojinin ve sosyal bireyin durumunu anlamaktaki önemine işaret ederken, yeni yönelimler komünüteryan-eleştirel bir felsefe içerisinde daha zengin bir kavram setini gündeme getirmeye çalışmakta, örneğin açıktan küreselleşme ve yoksulluğu tartışmakta ya da farklı kimliklerin “seslilik” sorununa ve etik problemlere el atmakta, farklı yöntemleri bünyesine barındırmaktadır.
Okuyucunun Marksist bir psikolojinin ana hatlarının neler olabileceğini merak edeceğinden, bunu ortaya koymak gerekir. Ancak kanaatim odur ki psikoloji ile uğrasan Marksistler, insanların sosyal psikolojik süreçlerine dair doğrudan tarif eden kavramlar ve konseptler üretmektense, daha çok Marksizm’i temel bir kuramsal (ör: Tolman, 1995) ve etik (Prilleltensky, 1997) bir çerçeve olarak görüyorlar. Yani kuramsal bazda Marksist yaklaşımlar bir yandan oldukça ön açıcı gibi görünürken, bir yandan bu kuramsal çerçeve içerisinde insani varoluşun çeşitli yanlarını tanımlayan kavramların üretiminde kimi sıkıntılar var gibi görünmektedir. Örneğin, kuramsal bir bütünlük içerisinde Amerikalı Marksist sosyal psikologlar diyalektik bir psikoloji üzerine eğilmiş (ör: Smith, 1977) ve egemen psikolojiyi yetkin bir şekilde eleştirmişlerdir. Fakat, örneğin diyalektik yöntem ile, kavram yaratmak konusunda (ör: Prilleltensky & Gonick, 1996) o kadar başarılı görünmemektedirler. Dolayısıyla sürekli olgu üreten ve kuramsal bir bütünlükten yoksun egemen psikolojinin tersi bir durum ortaya çıkmaktadır.
Bu konudaki Holzkamp ve Alman Eleştirel Psikolojisi’ni (Teo, 1998; Osterkamp, 1999) ve politik psikolojiyi Marksizm çerçevesinde okuyan araştırmaları (ör: Prilleltensky & Gonick, 1996; R. J. Smith, 1985) bir kenara ayırmak gerekiyor. Teo’nun (1998) Holzkamp yorumlarından anlaşıldığı kadarıyla Eleştirel Psikoloji içerisinde öznellik hakkında yeni olgular-kavramlar (ör: eylem potansiyeli gibi, Tolman, 1998) ve yaklaşımlar da inşa edilmeye çalışılmış, ancak Holzkamp’ın “bütün psikolojiyi yeni bir bilimsel temele” oturtmadaki “haddini bilmez” tavrı diğer eleştirel psikologlar tarafından eleştirilmiştir[17]. Bunun yanında Holzkamp’ın Leninist bir Marksizm’i savunarak diğer Marksistlerle tartışmaya girmesi “sistemik bir bilim modeli” oluşturma sürecini zedelemiş gibi görünmektedir. Bütün bunlara rağmen Alman eleştirel Psikolojisi Marksizm’in psikoloji alanındaki en bütünlüklü projesi olmayı sürdürmekte, günümüz psikolojisinin güdüklüğünü, ufuksuzluğunu bir ölçüde kırmaktadır.
Marksizm’in Sosyetik yorumları, eleştirel teorinin ve dolayısıyla eleştirel psikolojinin kaynaklarından birisi olan Frankfurt Okulu tarafından da eleştirilmiş (ör: Marcuse, 1954)[18], hatta özellikle sosyal psikoloji içerisinde Marksizm’in tutunamayışının nedenlerinden birisi olarak görülmüştür (Minton, 1988). Bu konuda en çarpıcı örnek J. F. Brown ve 1936 yılında yazdığı Psikoloji ve Toplumsal Düzen isimli kitabidir. Kitapta açıktan ekonomik determinizmi savunan, daha doğrusu Marx’in tarihsel materyalizmini tamamen ekonomik süreçler üzerinden okuyan Brown, üzerinde çalıştığı insani öznelliğinin diyalektik doğasını kavramakta sıkıntı çekmiştir. Fakat paralel olarak gelişen Frankfurt Okulu insani öznelliği kavrarken Hegel’e, Hegelyen Marx’a, yani Marx’in ilk donem yazılarına odaklanmış, bilinç sorununa ve bilincin diyalektiğine eğilmiş, Freud ve Marx’i birleştirmekte çok daha basarili olmuştur.
Benzer şekilde Muzafer Sherif, 1936 yılında doktora tezi olan Sosyal Normların Psikolojisi’ni yayınlamış ve Frankfurt ve Geştalt okullarının açık etkisiyle bütünlüklü Marksist nosyonlarını ortaya koymuştur. Hatta Türkiye’den tamamen ayrıldıktan sonra, Cantril ile beraber 1947 yılında kaleme aldığı Ego İlgileri Psikolojisi kitabında Sovyet sistemine ve Marksizm’ine olan sempatisini hakli olarak ortaya koymuş, ancak daha sonra Sherif bu kitabi ile pek de anılmamıştır. Günümüzde Sherif’in 1936’daki kitabına verilen bir dolu referans ise kitabin içinde çeşitli noktalarda gecen politik bağlamın öneminden tamamen koparılmıştır. Kavramsal bazda bir değerlendirme yapmak gerekirse, Sovyet Marksizmi’nin kavramsal yapısı, Frankfurt Okulu’nun ya da neo-Marksizmin kavramsal yapısıyla karşılaştırıldığında sosyal psikolojiye daha uygun bir zemin sağlayamamaktadır. Bu değerlendirme ise şüphesiz daha ayrıntılı bir çalışmayı gerektirmektedir.
Sosyal psikoloji içerisinde Marksizme olan ilgi kriz donemi ile ateşlenmiş, bu konudaki en açık yayın ise 1984 yılında Psikoloji’de Diyalektik ve İdeoloji ismiyle Larsen (1984) tarafından toplanmıştır. Az sayıdaki Marksist psikologları bir araya getiren kitap bir çok acıdan önemli bir kaynak durumundadır. Bunun dışında Tolman’in (1994) Alman eleştirel Psikolojisinin ana hatlarını ortaya koyduğu bir kitabi ve Eleştirel Sosyal Psikoloji (Ibanez & Iniguez, 1997) alanındaki ilk derleme de okuyucu için kaynak teşkil etmektedir. Türkçe’de ise tartışmasız en önemli kaynak su anda Parker ve Spears (1996) tarafından toparlanmış, Kemal Sayar’ın çevirisi olan Psikoloji ve Toplum: Radikal Teori ve Pratik isimli kitaptır. Bütün bu yayınlar şüphesiz ki dünyanın 80’ler sonrasında içine düştüğü politik durumdan açıkça etkilenerek oluştular.
Kendi içindeki gerginlikleri ne olursa olsun, psikolojinin “öznesinin” doğasına ya da kurulusuna dair Marksizm çok önemli kuramsal araçlar sunmakta, uygun bir eleştirel zemin sağlamaktadır. Bu kuramsal çerçeve içerisinde yapılması gereken ise olan görgül, yorumsamalı, anlatısal ve katılımcı çalışmalar ortaya koymak ve yeni kavramlar, olgular üretmektir. Ayrıca, Marksist bir eleştirel psikolojinin ne derece anaakım psikoloji ile bir evlilik içerisinde olacağı bir soru işaretidir. Kanımca tam bir kopuş ve reddi miras kolay kolay mümkün olmayacak, ancak dönüştürücü bir psikoloji pratiği dönüşümün ruhuna uygun bir şekilde süregelen kavramları yeniden yorumlayabilecektir. Bu hususta Teo’nun (1999) psikolojinin üç ayrı ama birebiriyle ilişkili fonksiyonuna dair koyduğu çerçeveyi anlamlı buluyorum. Teo (1999) psikolojide “bilim”, “kültür” ve “eleştiri” olmak üzere üç fonksiyondan bahsetmekte ve bilimin analitik değerlendirmeler; kültürün olguları anlamlandırma; ve eleştirinin de psikolojik bilginin oluşumu, yeniden oluşumu ve yapısökümü gibi fonksiyonlarının olduğunu tartışmaktadır. Bu çerçevede üzerinden değerlendirildiğinde, eleştirel psikolojinin egemen psikolojiden koparak varolabilmesi için kendi bilimsel ve kültürel pratiğini yaratması gerektiğini görüyoruz. Ancak bugüne kadar bilimsel ve kültürel alanda oluşan bilgiyi tamamen reddetmenin getirileri ve götürüleri iyi değerlendirilmeli ve eleştirel psikolojinin nasıl bir epistemolojik yapısı olacağı tartışılmalıdır. Bütün bunlar başka bir yazının konusu olmayı beklemektedir.
Sonuç: Türkiye’de eleştirel psikoloji olanakları ve toplumsal kader
Türkiye’nin her zaman için yeniliklere ve yeni dönüşümlere gebe bir ülke olduğunu düşünebileceğimizden, Carla’nın hayatına alternatif bir anlayış getirme görevini, ya da Carla’yı farklı okuma yollarını da (Zeynep olarak mesela) Türkiye’de yaratmak gerekiyor. Türkiye’de genel olarak psikolojinin ve özel olarak sosyal psikolojinin durumunun iyileşmesi, felsefe ve sosyolojiyle buluşması için hem psikoloji içinde hem de ayrı olarak konferanslar düzenlenebilir, yaz okulları açılabilir ve sonunda bir yüksek lisans programı oluşturulabilir. Güney Afrika, Avustralya gibi ülkelerde bunların örnekleri mevcut. Bu çalışmalar için canlanmalar geçtiğimiz yaz düzenlenen (2004) Ulusal Psikoloji Konferansı’nda Psikoloji ve İdeoloji isimli bir panel ve eleştirel içerikli sunuşlarda çekirdek olarak kendini göstermiş ve bu derleme ile iyi bir başlangıç yapmıştır.
Her ne kadar komünüteryan bir psikolojik yaklaşımın avantajlarının yanında olası sorunları bulunsa da, iddiamız odur ki kurtuluşçu komünüteryanizm alternatifleri arasında günümüz dünyasının toplumsal ve dolayısıyla bireysel sorunlarına en bütünlüklü biçimde yaklaşandır. Türkiye’de ve dünyada baskı altında, etnik ve dinsel gruplar, tabii ki kadınlar, eşcinseller, engelliler ve başkaları bulunmaktadır. Bir de bütün bunları ortaklayan, neo-liberal ekonomik politikaların azdırdığı bir yoksulluk olgusu ve büyük bir ahlaksızlık olarak eşitsizlik var önümüzde. Bütün bunları aynı anda önüne koyacak olan psikoloji kurtuluşçu ve komünüteryan tezlere gebedir.
Son olarak eklemek gerekir ki bir sosyal bilim olarak psikolojik bilginin üretiminde bulunan insanlar kişisel kaderleriyle toplumsal kaderi, kişisel gelişimleriyle toplumsal gelişimi buluşturmak zorundadırlar. Bu duygu kişisel gündemimizi meşgul etmediği surece içinde yasadığımız dünyaya yabancılaşan bir varoluşun içerisine gireceğimizi ve bu yabancılığın er geç insanlık tarihine bir trajedi olarak geri döneceğini ya da dönüyor olduğunu ifade etmek isterim.
|