CeSuRYüReK
Ziyaretçi
Durumum:
|
 |
« : 03 Şubat 2008, 13:13:09 » |
|
Özet
Depresyon, sosyal yaşamı sarsan ciddi bir sosyal problemdir. İncinebilirlik ve yaşanan stresler, ruhsal hastalıkta önemli bir rol oynadığından, sosyo-ekonomik faktörlerin ve yaşam tarzının depresyon üzerinde belirleyici bir etkisi vardır. Sosyal yapının üretim tarzı ve iktisadi ilişkiler tarafından belirlendiğini ileri süren çatışma teorileri sınıf ilişkilerinin sosyal yaşamın niteliğini ve toplumdaki ruhsal sağlığı karakterize ettiğini ileri sürer. Bu makalede eşitsiz bir tabakalaşmanın ve düşük sınıf pozisyonun bireylerin incinebilirliği ve yaşam zorluklarını arttırarak depresyona neden olabileceği, çatışma perspektifi açısından sunulmaktadır.
Giriş
Depresyon, kişinin yaşamını, sosyal ilişkilerini ve ekonomik işlevlerini sarsan ciddi bir sosyal problemdir. Depresyonun oluşmasında, bireyin sosyo-ekonomik imkânlarının, yaşantı tarzının, ve sahip olduğu değerlerin belirleyici bir etkisi vardır. Sosyoloji, yapısal sosyal şartların bireylerin hayat şanslarını etkilemede oldukça önemli olduğunu belirterek bununla ilgili teorik görüşler sunduğundan depresyonun anlaşılmasında sosyolojik bir perspektifin faydalı olacağına inanıyoruz. Durkheim, orta sınıf insanlarının, alt sınıftaki insanlardan daha mutlu olduğunu söylediğinde, bir açıdan orta sınıfın hayat koşullarının, alt sınıftan daha iyi olduğunu kastederek, insanların ruhsal sağlıklarıyla sınıfsal pozisyonları arasındaki ilişkiyi formüle etmiş oluyordu (Durkheim,1992:245-250). Gerçekten de eğitimsizlik, işsizlik, gelir düşüklüğü ve adaletsiz gelir dağılımı gibi, birbirleriyle yakından ilgili sorunlar, hem yaşam koşullarındaki sorunların ve hem de sağlık hizmetlerine ulaşmadaki engellerin başını çeken ve ruhsal anlamda gerilimler yaratan ciddi sorunlar olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda, bireylerin hayat şanslarının oluşmasında, onların ait oldukları sınıfsal konumun ve genel anlamıyla içinde yaşadıkları tabakalaşma tarzının önemli bir etkisi olduğunu düşünerek, analizlerinde sınıfsal çelişkileri temel alan çatışmacı teorinin, depresyonun anlaşılmasında önemli açılımlar sunabileceği söylenebilir.
Depresyon Kavramı
Türkçe’de ruhsal çöküntü olarak kullanılan depresyon kelimesi, üzüntülü ve umutsuz bir ruh halini ifade eder. Depresyon sözcüğü, aşağı doğru bastırmak, çekmek, bitkin, gamlı, kederli, cesaretini kırmak, donuklaştırmak ve durgunlaştırmak anlamına gelen, lâtince kökenli “depressus” kelimesinden türetilmiştir (Köknel,1989a:14). Depresyonlu hastalar, depresyonu, “kendileri ve diğerleri arasındaki bir duvar olarak nitelemektedirler" (Littauer,1997:10). Bu açıdan, depresyonun, toplumsal hayatı ve insanlar arası ilişkileri olumsuz etkileyerek sosyal çözülme yaratan ciddi bir sosyal problem olduğu söylenebilir. Çünkü, insanları hayata ve diğerlerine bağlayan temelde duygusal yapı olduğundan, depresif duygulanımın anormal etkisi, bilişsel ve duygusal tutarlılığı sarsarak, sosyal yaşamın normal sürekliliğini tehlikeye sokabilir.
Depresyon durumunda, hayattan zevk alamama, yaşama olan ilginin azalması, elemli duygulanım ve düşünceler, umutsuzluk, kötümserlik, suçluluk, ilgi kaybı, enerji kaybıyla gelen aşırı yorgunluk, tükenmişlik, uykusuzluk veya aşırı uyku hali, çok seyrek de olsa, ses duyma, hayal görme, sanrılar, intihar düşünce ve girişimleri, kendine ve başkalarına olan güvensizlik, kendini küçük görme gibi haller görülebilir (Öztürk,1997:237). İnsan yaşamının herhangi bir diliminde, yukarıda sayılan bazı belirtilerin bulunması mümkündür. Herkes, her zaman, bir yakının kaybını yaşayıp, maddi ve manevi olumsuzluklarla, beklenmedik bir anda karşılaşıp düş kırıklıkları içine düşebilir. Ancak, depresyonlu sayılmak için bu özelliklerin hepsinin bulunması gerekmez. Birkaç özelliğin birlikte bulunması, bu konuda yeterli sayılmaktadır. Bu anlamda, depresyonu ayırıcı kılan nitelik, ona ait bir takım belirtilerin, marazi denilebilecek sıklık, süre ve şiddette olmasıdır.
En ağır psikotik hastalıktan nörotik, normal sınırlar içinde ılımlı bir mizaç bozulmasına kadar, geniş bir klinik bozukluklar yelpazesini kapsayan depresyon, normal, geçici, anlık bir emosyondan (duygulanım), bir hastalığın herhangi bir belirtisine ya da tam anlamıyla bir psikiyatrik bozukluğa kadar, bir çok durumu kapsayabilen bir kavram olarak kullanılabilmektedir (Alper, 1997: 10-15). Bilişsel ve duygusal olmak üzere, iki boyutta değerlendirebileceğimiz depresyon, hangi anlamda kullanılmış olursa olsun, elem ve ümitsizlik doğrultusunda artmış olan, duygulanımı ifade eder. Beck’e göre depresyon, temelde bir duygulanım bozukluğu değil, bilişsel bir bozukluktur. Bu durumdaki biri, geleceğe, kendisine ve dış dünyaya karşı, olumsuz bir tutum geliştirir ve bu olumsuz bilişsel şemalar, giderek, olumsuz yargı ve düşüncelerin temelini oluşturarak onun sosyal yaşamını alt üst eder (Öztürk, 1997: 233).
Çatışma Teorisi ve Depresyon
Sosyal çatışma teorisi birbirinden farklı birçok görüşü bünyesinde barındıran en önemli makro teorilerden biridir. Sosyal yapının iktisadi ilişkilerle şekillendiğini ileri süren bu teori, çatışmanın sosyal değişmenin motoru olarak sınıflar arası ilişkilerce belirlendiğini ileri sürer. Çatışma teorisinin temeli, üretim araçlarının paylaşımına bağlı olarak, sınıfsal yapının, sosyal ilişkilerle birlikte, sınıfsal bilinci ve tarihsel gelişimi belirlediği fikrine dayanır (Arslantürk,2000:487-491). Çatışma teorileri, analizlerinde, tahakküm ve yabancılaşma kavramlarını temel aldıklarından sosyal yapının, bireylerin, üretim ilişkilerindeki sahiplik pozisyonlarına bağlı olarak, içerisinde barındırdığı çatışmanın yoğunluğuyla, insanlar arası ilişkilerin niteliğini ve kalitesini belirlediği varsayımını temel alırlar (Aron,1989:109-110). Sınıf bilinci, çatışma teorisinin ana teması olarak, bireylerin gerçeği algılamalarını ve onların yaşadıkları olaylar karşısındaki davranışlarını ve ruhsal tutumlarını etkiler. Üretim ilişkilerinin, ekonomik ve politik gücü belirlediği varsayımına dayanan bu teori, güç dağılımının kaynakların, sosyal imkânların, kimler arasında, nasıl paylaştırılacağını belirlediği düşüncesinden hareketle, sosyal ilişkilerin kalitesini ve ruhsal hastalıkları, sosyal yapıdaki güç ilişkilerinin bir yansıması, sonucu olarak değerlendirir. Ancak, ruhsal hastalıklarla ilgili bu perspektif, çatışma olgusunu, sadece, büyük gruplar arası ilişkilerde ve makro sorunların analizinde değil aynı zamanda, küçük gruplar arasındaki ilişkilerin ve onlarla ilgili sorunların analizinde kullanır (Alcock,1997:123). Gerçekten de çeşitli büyüklüklerdeki gruplar, aileler kişiler arası çatışmanın bir sonucu olarak ciddi sıkıntılar yaşarlar. Tedavi arayan çeşitli kişilerin de, genelde, güç paylaşımı, eşit olmayan güç paylaşımı nedeniyle yaşanan çatışmalardan dolayı psikiyatra geldikleri ileri sürülmektedir.
Bu teori, kapitalist ekonominin, çalışma koşullarıyla birlikte, belirli bir sınıfın çıkarına hizmet eden sürekli kâr arayışı ve esnek olmayan üretim yapısı nedeniyle, çalışan sınıfların sırtındaki yükü arttırarak, onlarda stres ve ruhsal hastalıklara yol açtığını ileri sürmektedir. Bunun yanı sıra çatışma teorisyenleri, teknolojik gelişmelere rağmen toplumun yoksulluğu azalmak yerine, sınıflar arasında artan bir farklılığın, yabancılaşmanın, ruhsal yapıyı sarsan bir çözülmeye yol açabileceğini dile getirmişlerdir (Cockerham,1992:101). Çünkü, sosyal çözülmenin en önemli faktörlerinden biri, sınıfsal farklılıkların, yarılan kolektif bilincin sosyal dokuyu bozabilecek boyutlarıdır. Kapitalist ekonomideki çeşitli kurumların işleyiş tarzının, para politikaları ve krizleriyle sınıfsal uçurumları arttırarak ruhsal sorunlara neden olacağı tahmin edilebilir. Bununla birlikte, gecekondu, düşük gelir, işsizlik gibi kötü yaşam koşullarını hazırlayan birtakım sosyo-ekonomik sorunların zihinsel bir rahatsızlığa yönelik etkilerini, teorik bir bağlamdan kopuk bir şekilde açıklamanın yeterli olamayacağı ifade edilebilir. Çünkü, toplumsal beklentileri içeren birtakım sosyal ve ekonomik ihtiyaçların elde edilememesini ifade eden yoksunluk, ancak, kapitalizm bağlamında ve bu sistemin kültürel, sosyal ve ekonomik bütünlüğü çerçevesinde değerlendirilebilir. Nitekim, ruhsal rahatsızlıkları çatışmacı teori bağlamında yorumlayan Fransız sosyolog Roger Bastide, bütün olguların ve bu arada, zihinsel rahatsızlıkların, çatışmacı teorinin temelini oluşturan marksist diyalektiğin, toplumsal çelişkileri ve sınıfsal farklılıkları formüle ettiği kendi bütünsel ve çevresel bağlamı içerisinde değerlendirilerek anlaşılabileceğini ifade etmiştir (Bastide,1972:18-20). Çünkü, toplum hayatındaki büyük çaplı olaylardan, fiyat dalgalanmaları ve devalüasyon gibi, daha küçük çaptaki olaylara kadar yaşanan birtakım maddi-teknolojik, kültürel değişimler, rastlantısal değildir. Bunlar, belirli bir sosyal yapının, bu yapıya yönelik tepkilerin ve belirli bir toplumsal sürecin yarattığı sonuçlar olup bireylerin duygusal, düşünsel ve davranışsal yapılarında belirleyici etkiler bırakır.
Öz bilinci, birey olmanın temeli olarak değerlendiren Marx, bunun, ancak, bir bütün olarak toplumla ilgili olduğunu ve toplumda işgal edilen konuma bağlı olarak şekillendiğini belirttir. Kapitalist kültür, insanları bireyci olarak tasarladığı için, Marx, bu yapının kültürel ve maddi sonuçlarının, insanları birbirlerinden soyutladığını ve böylece sınıfsal bilinci doğuran toplumsal çelişkilerin toplumda huzursuzluklar doğurduğunu belirtir (Lichtman,1982:121). Kapitalizmde, çalışma ve üretme tarzı, bireylerin sadece, kendilerini düşünerek diğerlerinden izole olmalarına, böylece, kendilerine ve topluma yabancılaşmalarına neden olduğundan bu sistemde, bireylerin ruhsal yaşamları şeyleşmenin girdabı içerisinde doğasından uzaklaşır.
Bilindiği gibi, iş ilişkileri ve çalışma, bireylerin diğerleriyle olan ilişkilerini belirleyen önemli bir faktördür. Çalışma ethosu, kapitalizmde, üst sınıf tarafından kontrol edildiğinden, sosyo-ekonomik avantajlar, alt sınıfların aleyhine gelişir. Bu sosyal durum, bilişsel ve duygusal olarak emeklerinden ayrılan ve böylece yabancılaşan çalışanların, kendilerini, diğerlerinin kendilerini düşündüklerinden daha az düşünürler. Bu anlamda, çatışma teorisi açısından ruhsal bozuklukların temelinde yatan faktör, insanların birbirlerine bağımlı olmalarından ziyade, onların birbirlerine “yabancılaşmaları” duygusudur. Navarro, bugün, tüketici kültürünün egemen olduğu bir sosyal yapının, bireylerin “sahip olma” beklentilerini ve davranışlarını etkilediğini söyleyerek, bu beklentilerinin ve sahip olma durumlarının, hem kendi ruhsal yapılarını ve hem de diğerleriyle olan ilişkilerini belirlediğini söyleyerek yabancılaşmanın bu bencil tüketim alışkanlığıyla ilgili olduğunu söyler (Navarro,1986:32-34). Ona göre, bu yabancılaşma duygusu, kişilerin çalışma dünyasında, istismar edilmiş olmalarının yarattığı avantajsız pozisyonlarına ve umutsuzluk duygularına dayanır.
Üretim araçlarının, belirli sınıfların elinde olduğu dengesiz bir sosyal yapıda, ekonomik ve sosyal durumları zayıf olan alt sınıfların, kötü koşullarda yaşamak zorunda kalmaları, daha avantajsız pozisyonlarının bir sonucu olarak, sosyal düzene yabancılaşmalarına ve buna paralel olarak belirli bir şekilde davranmalarına neden olur (Cockerham,1992:101). Sınıfsal çatışmalar esnasında yaşanan sorunların, yabancılaşmanın ve sömürülmenin bir sonucu olarak değerlendirilen zihinsel rahatsızlıklar bir anlamda sosyal tabakalaşma ve örgütlenme tarzının bir ürünü olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşımda, emeklerinin sonuçlarını kontrol edemeyen alt sınıf çalışanlarının, diğerlerine yabancılaşarak zihinsel sağlıklarını yitirmeye daha yatkın olacakları ifade edilmektedir.
Bireyler, birbirleriyle kurdukları ilişkilerde, sosyal normların yanı sıra, aralarındaki sosyal mesafeye dikkat ederler. Aşırı mesafe, bireyler arası güvensizlikleri besleyen önemli bir zemin sağlar; çünkü, keskin ayrılıklarla beslendikçe sosyal tabaklaşmanın, dengeleyici bir din veya ideolojik anlayışın da yokluğuyla bireylerin karşılıklı ilişkilerinde, birbirlerine yabancılaşarak yalnızlaşmalarını, sınırlar çekmelerini ve düşmanca duygular hissetmelerini sağlayan bir çit olduğu söylenmektedir. Bir yanda, oldukça yüksek gelire sahip olanların, diğer yanda, asgari ücretlilerin ve işsizlerin olduğu, yani neredeyse, orta sınıfın çöktüğü bir sosyal yapıda, gerçekten de insanların birbirleriyle ve kendi kendileriyle olan ilişkileri bozulacağından ruhsal yapıları da sağlıklı olamaz. Kovel, sınıf farklılıklarının, başlangıçta, bireylerin birbirlerine yabancılaşmalarına, daha sonra da içselleştirilerek, kendi kendilerinden kopmalarına neden olduğunu belirtir. Ona göre, benlik, bir kez, ötekilerden koptuğunda, kendi bedeninden ve doğadan da uzaklaşır (Kovel,2000:89-90). Birey, bu tabakalaşma tarzı içerisinde, nerede olursa olsun, kişisel anlamda derin bir bölünmeyi yaşar. Nesnel yaşamın doğrudan uzantısı olan bu bölünme, kapitalist üretimi beslediği oranda, bireyin nevrozunu da besler. Sınıfsal çatışmaları düzenlemeye çalışan bürokrasinin, aşırı büyümesi gibi, ruhsal hastalık da, bölünmüş benliğin, aşırı büyüyen içsel çatışmalarını düzenleme çalışmalarının bir sonucu olarak artmaktadır.
Kendine özgü bir sosyo-ekonomik yapıya sahip olan kapitalizm, özel teşebbüse dayalı olarak, kârı maksimum düzeye çıkarmayı hedeflediğinden, bu sistemde rekabet, üretim sürecinin temel bir faktörü olarak değerlendirilir. Bu nedenle, kapitalist toplumdaki sosyal hareketliliğin yüksek olduğu hiyerarşik örgütlenme, bireyleri başarı, statü ve prestij mücadelesine yöneltir. Ancak, rekabet sadece iş ilişkilerinde değil, insanlar arasındaki ilişkilerde de önemli bir davranış kalıbı haline geldiğinden, prestij, statü, kâr kaybı veya böylesi bir kayıp ihtimali, bireylerde psikolojik sorunlar yaratır.
Çatışma perspektifini, psikiyatrik kurumlar üzerinde kullanarak psikiyatrinin, yaşamı bir sorun haline getirdiğini belirten T. Szasz ise, çok farklı bir yaklaşımla zihinsel hastalığın bir mit olduğunu ve güç yapısı tarafından belirlendiğini ifade etmiştir. Gerçekten de, homoseksüelliğin bir hastalık olarak kabul edilmekten çıkarılması, politik güç mücadelesinin, psikiyatrik tanı konusunda bile, ne kadar etkili olabileceğini göstermesi açısından ilginçtir (Navarro, 1986: 32-34). Szasz, insanları zihinsel hasta olarak yargılayan standartların, sosyal, psikolojik, ahlaki ve yasal standartları içeren konular olduğunu ve psikiyatrinin de, sosyal düzeni temsil ederek yapısal bozuklukların devamında önemli bir rol oynadığını ifade etmiştir (Ehrenreıch,1978:32). Bu durumda, tedavi sürecinin, statükoyu sürdürmede uygun bir manüplasyon imkânı sunduğunu savunan bu yaklaşım, psikiyatri tarafından senaryosu yazılan hasta rolünün cemiyet içindeki zorlayıcı sosyal yapıları dengeleyerek, bireylerin ve grupların, sosyal yapıdaki asıl gerilim kaynaklarını hedef almalarına engel olduğunu ve böylece, bu rolün tatminsizlik ve çatışma odağı olabilecek gerginlikleri hafiflettiği ölçüde, sosyal değişimin önünü alan muhafazakâr bir mekanizma olduğunu ifade etmektedir. Buna bağlı olarak, toplumsal ilişkilerden soğutan ve izole eden yönüyle bu sapma davranışı, köklü sosyal değişim zeminini oluşturan sınıf bilincini önleyerek, muhalefet oluşumunu kıran bir özellik taşımaktadır. Bu bağlamda, psikiyatrinin, çatışan gruplar arasında bir taraf olarak, statükoyu sürdürmeye yaradığı ve onun, kurumların bir temsilcisi olarak bir sosyal kontrol işlevini üstlendiği ifade edilmektedir.
Depresyonun Sınıfsal Görünümü
Sosyal sınıf kavramıyla ilgili farklı görüşler vardır. Ancak genel olarak, sınıf kavramını, üretim süreci içerisinde, belli bir yeri işgal eden, aşağı yukarı aynı geliri, sosyal şartları, hayat tarzını, değer yargılarını ve sınıf bilincini paylaşan, benzer eğitim, statü ve kültür düzeyine sahip bireyler topluluğu olarak tanımlayabiliriz (Marshall,1999:653-656). Genel anlamda sağlık tanımının, sınıfsal konumla ruhsal hastalıklar ve depresyon arasındaki ilişkilerin mahiyetini anlamada önemli olduğunu ifade edebiliriz. WHO, sağlığı, kişinin bedensel, ruhsal ve toplumsal yönden, tam iyilik hali olarak tanımlarken, toplumsal-ekonomik yapıyla sağlık arasındaki karşılıklı ilişkiye dikkat çekerek 1996'daki raporunda, sosyo-ekonomik dengesizliklerin ve eşitsizliklerin, sağlıkta görülen eşitsizliklerin en önemli kaynaklarından biri olduğunu belirtmiştir (WHO,1996:170-171). Görüldüğü üzere, WHO da genel anlamda, hastalıkları toplumsal tabakalaşma tarzının bir fonksiyonu olan güç ilişkileri bağlamında değerlendirmektedir.
Bireyin incinebilirliğini etkileyen sosyal-ekonomik özelliklerin etkisini de unutmamakla birlikte genel anlamda, ruhsal hastalıkların ve depresyonun oluşmasında, sosyal yaşantıların, özellikle de eşitsizliklerin provoke ettiği zorlanmaların önemli bir yeri vardır (De Beurs,2001:427-428). Bu anlamda, toplumsal tabakalaşma tarzının, yaşanan zorlanmaların seviyesiyle olan ilgisinden dolayı, ruhsal hastalıkların ve depresyonun yapısal bağlamını anlamada oldukça önem taşıdığını düşünüyoruz. Çünkü, ait olunan sosyal sınıf, sadece, bireyin yaşam standartlarını belirlemekle kalmaz aynı zamanda, bireyin egosunun bir parçasını oluşturarak onun psikolojik dünyası üzerinde derin etkiler bırakır ve böylece, yaşanan zorlanmaların algılanışını etkiler. Gerçekten de, kaygı verici durumların algılanma eşiğinde görülen kişiler arası farklılık, onların toplumsal konumlarının etkisiyle belirlenir. Bazı araştırmacılar, kişinin toplum içindeki konumunun, stres verici olayları algılamasında, onlardan etkilenmesinde ve onlarla mücadele edebilme potansiyelinin, özgüven duygusunun oluşmasında belirleyici bir unsur olduğunu ifade etmişlerdir (Stora,1992:41). Stresin, stresli yaşantıların, ruhsal hastalıkların ve özellikle de depresyonun ciddi bir bileşeni olduğunu belirten Srole da, alt sınıftakilerin, diğer sosyal sınıflara kıyasla, daha fazla stresli olduklarını ve stresli yaşam olaylarına aracılık eden bu sosyal sınıf konumunun, zorluklarla mücadele etme kapasitesini düşürerek, hastaların rahatsızlıklarında önemli bir yer tuttuğunu ifade etmiştir (Srole,1975:499-500).
Belirli bir sosyal pozisyona sahip olup olmamanın dışında, yukarı veya aşağı doğru hareketlilik durumunda da bireylerin, farklı ruhsal durumlara sahip oldukları ifade edilmektedir. Artan farklılaşmayla özetlenen modernleşmenin bir sonucu olarak değerlendirilen sosyal hareketlilik, ruhsal sorunlar bağlamında değerlendirildiğinde, hem aşağı hem de yukarı doğru yönelen aşırı hareketliliğin, bireylerin, toplumsal adaptasyonunu güçleştiren bir risk etmeni olduğu söylenebilir. Örneğin, sanayileşmiş büyük kentlerde yapılan bazı araştırmalarda, statüsü yükselen bireylerin bile, bu hızlı değişim nedeniyle, stres, depresyon ve koroner hastalıklara yakalanma risklerinin yüksek olduğu tespit edilmiştir (Stora,1992:28). Srole’un çalışmasında ise, yukarı doğru sosyal hareketlilik gösterenlerin, daha az ruhsal bozukluk yaşadıklarını, buna mukabil, aşağı doğru sosyal hareketlilik gösterenlerin ise, daha yaygın bir şekilde, ruhsal bozukluk ve karmaşa yaşadıklarını göstermiştir (Srole,1975:499-500). Ayrıca, sürekli başkalarınca belirlenen öznel değerin sosyal hareketlilikle sarsılan bu değişken niteliği, duygusal tutarlılığımızı bozma riski taşır.
|