Melekyarim.CoM Aşk Sevgi Bayanlara Özel Erkeklere Özel Sağlık Bilgisi Ödev Rüya Tabirleri Paylaşım Platforumu
23 Mayıs 2012, 00:23:37 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: Foruma üyelerimizin yazdığı mesajlar kontrolden geçmemektedir ve mesaj içeriğinden üye sorumludur. Mesajlarda Yasa Dışı İçerik Bildirimi Yapmak İstiyorsanız Lütfen melek.yarim@hotmail.com Adresine Mail Atınız

Forumumuz Linkler Dışında  Gizlenmiş değildir.
Üye Olmayan Ziyaretçilerimiz Bütün Forumu Görebilirler Fakat Yeni Konu Açamazlar ve Konulara Cevap Yazamazlar. Forumumuzu tam anlamıyla kullanabilmek İçin Üye Olmalısınız. Üyelik Ücretsizdir.

 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Deneme MONTAİGNE Nedir  (Okunma Sayısı 1468 defa)
 
0 Üye ve 7 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
MeLeKYaRiM

Ziyaretçi

Durumum:

« : 29 Nisan 2008, 22:47:32 »

MONTAIGNE

  DENEMELER

  Türkçesi: Sabahattin EYUBOĞLU

  Cem yayınevi
 
  ÖNSÖZ 1

  Montaigne ülkemizde pek tanınmış olmamakla birlikte bu çevirileri
uzun bir önsözle vermeye cesaret edemedim, bunu gerekli görmedim.
Çünkü Montaigne eserini zaten kendisini tanıtmak için yazmış.
Onunla okuyucu arasına girecek olan herkes boş sözler söylemek
tehlikesine düşer. Üstelik de Montaigne'in Türk okurlarına hiç de
yabancı gelmeyeceğini sanıyorum: Çünkü yeni Avrupa'nın ana
kaynaklarından biri olan bu büyük düşünce kaynağının bize
Avrupa'dan gelen her kitapta biraz payı vardır. Yeni düşünce, insan
bilincinin insanı ve doğayı serbestçe tanımak çabası ise, Montaigne bu
çabanın ilk büyük hamlesidir. Bugün bizim de kavuştuğumuz serbest
düşünceye o, dört yüzyıl önce ve bizim uyanış devremize birçok
bakımlardan benzeyen coşkun bir dönemde kavuşmuştur. Bugünkü
Türkçe gibi değişen kıvrak ve başıboş bir dille; şimdi anlamları çok
değişmiş taze Fransızca sözcüklerle, halk deyimleriyle yazılmış olan
Denemeler, çeviriye en az elverişli kitaplardan biridir. Bu çevirileri
iddialı birer örnek olarak değil, birer deneme olarak veriyorum.
Parçaların seçilmesi de daha çok gelişigüzeldir. Montaigne'den
yapılacak her seçme, ister istemez, keyfi ve eksik olacaktır. Bunlar,
Denemeler'in ötesinden berisinden koparılmış düşüncelerdir.
Montaigne'in bahçesinden her geçişte insan çok değişik demetler
yapabilir. (1940)
 
  ÖNSÖZ 2

  Tercüme Dergisi'nde başlanmış olan bu çevirilere, 1940'ta yazmış
olduğum bu kısa önsözü uzatmak niyetinde değildim. Fakat
Montaigne üstüne okuduğum bir yazı üzerine okurlara bir iki söz daha
söylemek hevesine düştüm. «La Nouvelle Revue Critique»te Henri
Gillemin, Montaigne'in Denemeler'de kendini tanıtmak gibi olanaksız,
gereksiz bir işe giriştiğini, böyle yapmakla da işten kaçmış, kusurlarını
düzeltecek yerde itiraf etmiş olduğunu söylüyor. Denemeler onyedinci
yüzyıldan beri buna benzer hücumlara uğrar. Fransa'nın başına
gelen felaketlerin nedenini Montaigne ve benzeri yazarlarda bulanlar
bile olur. Montaigne insanda iman bırakmazmış, okuyanı sistemli bir
düşünceye gitmekten alıkoyarmış, hayattan uzaklaşıp, tembelliğe,
uyuşukluğa götürürmüş.

  Gerçekten Montaigne kent hayatından kaçmış, Denemeler'i keyfi için
yazmış, onu okuyanların imanını sarsmıştır; fakat bunu öyle bir
zamanda yapmıştır ki, insanın oturup serbestçe düşünmesi işlerin en
gücü, kendi keyfi için yazı yazmak, gerçeği bulup göstermenin belki
tek yolu; insanların ruhlarındaki iman da yıkılması, değişmesi gereken
cinsten bir imandı. Montaigne hep kendini anlatıyordu; ama kendini
anlatırken insan düşüncesini yeni bir yola sokuyor, köhne inanışları,
doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsataları baltalıyor, dünya
sevgisine, bilimsel düşünüşe, gerçekçi edebiyata yol açıyordu. Bir
insanda bütün insanlığın sorunları bulunduğuna inandığı için kendini
anlatırken, yalnız kendini düşünmüş olmuyordu. Kendini değil de
başkalarını anlatmış olsaydı, Denemeler'de yine aynı düşünceler
aynı duygular olacaktı. Onun zamanında kendini, insanlığı ve doğayı
keşfe çıkmak, cüret, iman ve çaba isteyen bir işti. Fransa böyle bir
girişimden zarar görmüştü demek, tutucu, dindar, bir Fransa daha
mutlu olacaktı, demeye varır. Doğrusu böyle bir Fransa ve böyle bir
dünya isteyenlere Montaigne'i beğendirmek güçtür.

  Gerçi Montaigne'de türlü türlü düşünceleri, ileri geri bütün siyasi
inançları destekleyen, ya da öyle görünen düşünceler bulunabilir.
Onda bir taraflı, sistemli sürekli bir görüş olmadığı için bugün çeşitli
yollara ayrılmış olan insan düşüncesi onu istediği yana çekebilir; ama
hiçbir zaman çekilemeyeceği taraflar vardır: Bunlardan biri doğa ötesi,
biri de bağnazlıktır. Denemeler'i okuyan şu iki dersi almamazlık
edemez: Doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiçbir kitabın, hiçbir
doğanın kölesi olma. Aldanmıyorsam Batı kültürünün Montaigne'den
bugüne kadar ki gelişmesi genel olarak bu iki derse sadık kalmıştır.
Ancak aşırı ideolojiler az çok bağnazlığa muhtaç oldukları için
Montaigne pek işlerine gelmez. Tek taraflılığı küçümseyen bu adamın,
halkta kendi doktrinlerine karşı kuşku uyandırmasından çekinirler.
Oysa Montaigne'den ders almamış, yani doğa ötesinden ve taassuptan
kurtulamamış bir düşünce körükörüne bir partiye ancak kul olarak
hizmet edebilir, yaratıcı, geliştirici güç olarak değil. Montaigne'in işi,
diğer hümanistler gibi yeni düşüncenin ana yolunu açmak oldu; üst
tarafını başkaları düşünecekti; düşündüler, daha da düşünecekler.
Şurası kesin ki Montaigne her zaman düşüncemizin çemberlerini
kırmaya, kendi kendimizi eleştirip aşmaya yardım edecek.

  Gerçi Denemeler'de yeniliğe, yıkıcılığa, devrime karşı sözler vardır.
Montaigne toplumun düzenini birdenbire değiştirmenin ortalığı
tümüyle karıştıracağına inanır; fakat korktuğu şey yenilik değil,
kargaşalıktır. Bir de eski değerlerin büsbütün ortadan kalkmasına razı
değildir. İnsanlığın vardığı olumlu sonuçların yeni hayata mal
edilmesini ister. Krallığa ve kiliseye gösterdiği saygıya gelince, bu
saygı içten de olsa her iki kurumun temellerini yıkmakta
Denemeler'den daha iyi bir silah icat edilmemişti. Bütün sorun
kralların ve papaların herkes gibi bir insan olduklarını, herkes gibi iyi
ya da kötü olabileceklerini, insan aklının onları sorguya çekebileceğini
insanlara anlatmaktı; üst tarafı kolaydı.

  Montaigne'in içtenliği üstüne çok şey söylenebilir.
Alçakgönüllülüğünün sahte, itiraflarının yapmacık olduğundan
sözedilebilir: Ama hangi yazar ondan daha içten olabilmiştir? Aslında
içtenliğin ne demek olduğu da pek belli değildir. İnsan ne yaparsa
yapsın kendini tam olduğu gibi anlatamaz. O kadarını kendi de
bilmez. Montaigne bu konuda öncü olmak, elinden geleni yapmak ve
herkesi olabileceği kadar içten olmaya çağırmakla görevini yapmıştır.
Kendilerini anlatanlar arasında ondan daha ileri gitmiş yazar da hala
pek yoktur.
 
  Denemeler'i tam olarak çevirebileceğimi sanmıyorum.
Bunu daha sabırlı ve daha yetkili bir çevirici er geç yapacaktır. Ben
sadece derlemeler yapmak ve bundan sonra bir cilt daha vermek
niyetindeyim. Latince sözleri Fransızca çevirilerinden çevirdim ve
asıllarını merak eden olur diye metinden ayırmadım. Önsözlerden
sonra Montaigne'in hayatına ait bilgiler bulacaksınız.

  Değişik tarihlerde yapılmış olan bu çevirilerdeki dil, deyim
tutmazlıklarını okurların hoş görmesini dilerim. (1950)

  ÖNSÖZ 3

  Montaigne Avrupa'ya serbest düşünmesini öğretmiş olan adamdır,
demek fazla büyük söylemektir, ama böyle bir söz olsa olsa
Montaigne için söylenebilir. On altıncı yüzyılda serbest düşünmek,
babadan kalma, donmuş, su götürmez düşünce kalıplarını zorlamak,
başka türlüsünü düşünmeyi kimsenin göze alamadığı inanışların
doğruluğundan kuşku duymak hastalıklardan dinlere, adetlerden
kanunlara kadar insan hayatının her yönü üzerinde kendi aklının
ışığıyla yeni baştan düşünce yürütmekti. Buysa o zaman tek başına
Amerika'yı keşfe gitmek gibi bir işti. Gerçi Rönesans Avrupası'nda bu
iş artık olanaksızlıktan çıkmış, okur yazarlar bir yandan dünyanın, bir
yandan da Yunan ve Latinlerin daha iyi tanınmasıyla insanoğlunun
türlü türlü düşünmesi olanağı bulunduğunu öğrenmiş, yer yer, zaman
zaman hocadan izinsiz düşünme denemelerine başlamışlardı. Fakat
bütün hayatını bu denemelere hasreden, kendini serbest düşüncenin
deney tahtası haline getiren ilk adam Montaigne oldu.

  Gerçekten de Montaigne yalnız Denemeler'ini yazmak için yaşamış
gibidir. Bundan başka kitabı olmadığı gibi hayatının da bu kitaptan
başka serüveni yoktur. Ben kitabımı yaptığım kadar da kitabım beni
yaptı der. Denemeler'in yazıldığı yirmi yıl içinde (1572'den 1591'e
yani ölümüne kadar) Montaigne kendini kitabına, kitabını kendine
göre ayarlamakla uğraşır. 1581-1585 yılları arasındaki Bordeaux
kentinin Belediye Başkanlığı onu kütüphanesine ve Denemeler'ine
daha fazla bağlamaktan, kendi kendini işleyen ve geliştiren
düşüncesine yeni ip uçları getirmekten başka bir işe yaramamıştır.

  Özellikle son yedi yıl içinde Montaigne Perigord'daki küçük
şatosunun kulesine öyle kapanmıştır ki ülkesini kasıp kavuran en kanlı
din kavgaları, evine kadar sokulan eli bıçaklı insanlar bile onu telaşa
düşürmemiş, köşesinden ve kitabından ayırmamıştır. Daha önceki
hayatı da çok sevdiği ve saydığı bir babanın akıllıca yönetimi altında
Denemeler'in hamurunu yoğurmakla geçmiştir. Doğar doğmaz
özellikle köylüler arasına gönderilen, gözlerini, Rönesans gibi
Denemeler'in de anası olan doğanın şımartılmaz şefkati içinde açan
Montaigne o zaman insan düşüncesini besleyen bilgileri en sağlam, en
köklü bir şekilde veren düzenli, özenli bir öğretim gördü. Babası
kendisine Latince'yi ana dilinden önce öğretecek kadar ileri gitmişti.
Denemeler'de Montaigne'in Eskiler'le o kadar senli benli olması bu
hazırlık sayesindedir. Montaigne'in gençliğinde öğrenme hazzının
dışında bulduğu en büyük sevinç kaynağı Etienne de la Boetie ile
olmuş. Kaldı ki düşüncesinin bereketini artıran bu dostluk da, La
Boetie'nin genç yaşta ölümünden sonra Denemeler'in duygu ve
düşünce kaynaklarından biri olmaya yaramıştır.

  Montaigne bütün Fransızlar gibi yerine yurduna bağlı olmakla,
dönüp dolaşıp doğduğu yere dönmekle ve orada ölmekle birlikte,
peteğine çok uzaklardan, bütün dünyadan bal taşıyan bir düşünce
arısıydı. Yeni keşfedilen Amerika'dan Türk padişahının sarayına kadar
her yerde olup bitenlerin meraklısıydı. Önsözünde yalnız ailesi için
yazdığını söylediği kitabında, karısından, doğup doğup ölen
kızlarından hemen hiç sözetmeyen Montaigne, bu içine kapanmayı
herkesten iyi bilen adam, hep dışarıyla, başkalarıyla uğraşır. Kendini
dünyadan koparıp tek başına kalmayı bilen de o, Avrupa'da dünya
vatandaşlığının ilk ve en açık sözcüsü de odur. Bakın ne diyor: «Bütün
insanları hemşerim sayıyorum. Bir Polonyalı'yı tıpkı bir Fransız gibi
kucaklıyorum. Dünya ile akrabalığımı kendi milletimle
akrabalığımdan üstün tutuyorum. Doğduğum yerin pek o kadar
heveslisi değilim. Kendi düşüncemle vardığım yeni bilgiler bana, sırf
raslantılarla edindiğim hazır ve gelişigüzel bilgilerden daha değerli
gelir. Kendi kazandığımız temiz dostluklar nerde, iklim ve kan
dolayısıyla bağlı olduğumuz dostluklar nerde!

  Denemeler KENDİNİ TANI ilkesinin bütün bir ömre
uygulanmasıdır. Bu bakımdan Montaigne, Sokrates'i Platon'dan çok
daha iyi anlamış sayılabilir. Hiç kimse kendi kendini onun kadar
sabırla, inatla, dikkatle gözetlememiş, en gizli, en ele avuca sığmaz
hallerini yakalamakta onun kadar tetik davranmamıştır. Hayatın bütün
hazları gibi uykusuna da pek düşkün olan bu adam, kendi kendini uyur
ve rüya görür halde yakalayıvermek için uşaklarına gece onu
birdenbire uyandırmalarını tembih edermiş. Bizim şeyh Galib'in:
Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen sözünü mistik anlamından
soyarsanız tam Montaigne'in kendi kendine söyleyeceği şey olur. Her
insanda bütün insan halleri vardır, diyor kendisi de. Bununla birlikte
aynı Montaigne kendi dışına çıkmak demek olan okumayı ve gezmeyi
bir aşk haline getirmiş. Gezilerde en çok sevdiği şey, yabancı bir
yerde uyandığı sabahlar, yepyeni şeyler göreceğini düşünüp sevindiği
an olurmuş. Bildiği yerlere pencereden bakmak bile ona sıkıntı
verirmiş. Kitaplarını da tıpkı gezer gibi okurmuş: Okumuş olmak için
değil, yeni ufuklar, yeni lezzetler, yeni düşünceler bulmak için. Tekrar
tekrar okuduğu kitaplarda, her kez yeni yeni bir şeyler bulması, onları
dilediği zaman dilediği bir yerinden açıp okumasından ileri geliyor.
Ondan çok kitap okuyan olmasın; buna karşın düşünürken duyarken
kim onun kadar kitaplardan sıyrılmasını bilmiştir. Gerçi Denemeler
adım başında başkalarından alınmış sözlerle doludur. Fakat bu
sözlerin ne kadar benimsenmiş, ne kadar yaşanmış olduğunu
göreceksiniz. Bilgiçlik taslayanlar bile başkalarından bu kadar bol
alıntı yapmadıkları halde, Montaigne'in bilgiçlik tasladığı hiçbir
okurun aklından geçmez. Bilgiçlerin ilk ve amansız düşmanı da o
değil mi zaten? Montaigne'in Avrupalılara öğrettiği en önemli
yollardan biri de kendi düşüncemizi başkalarının düşüncesiyle
zenginleştirmesini bilme yoludur. İnsan Denemeler'i okurken derelerin
ırmakta, çiçeklerin balda erimesine benzer bir düşünce kaynaşması,
yoğrulması görür gibi olur.

  Montaigne'in bir tek insanda bütün insanlığı dile getirmesi, kimseye
benzemeden herkes olması, dünya ile bağdaşıp kendine özgü kalması
kuşkusuz biraz da, hatta çokluk da, eşsiz, diri, kıvrak, tadına doyulmaz
dili, düşüncesiyle, teklifsizce sarmaş dolaş olan söyleyişidir. Aslında
Dante'nin İtalyanca'da, Cervantes'in İspanyolca'da, Shakespeare'in
İngilizcede yaptığını Fransızca'da yapmış, halkın, sokağın diliyle her
düşüncenin, ne kadar derin, ne kadar ince olursa olsun pekala
söylenebileceğini kanıtlamıştır. «Ah, keşke Paris'in sebze pazarında
kullanılan sözcüklerle konuşabilsem der Montaigne ve Platon'un
düşüncesini anlatırken o sözcükleri kullanmaktan çekinmez. Bütün
yaşanmış, gerçek düşünceler gibi Montaigne'in düşüncesi de çokluğun
kullandığı dile başvurmuş, herkesin konuşmasına uymakla kendi
rengini yitirmemiş, tersine daha fazla bulmuştur. Denemeler'in her
satırında Montaigne babacan bir eda ile hep SERBEST DÜŞÜN,
RAHAT SÖYLE der gibidir.

  Avrupa'da çokları Montaigne'i bir filozof saymaz, onu daha çok
edebiyata malederler. Filozofu bir düşünce sistemi kuran diye alırsak
Montaigne gerçekten Descartes, Hegel, Kant, Comte gibi filozofların
yanına girmez, kendi de zaten bu birlikteliğe razı olmaz. Montaigne'in
sistemi olsa olsa hiçbir sisteme girmeden düşünme yoludur. Ona göre
insan düşüncesi sistemleri kırarak gelişir, çünkü hiçbir sistem hayatı
ve insanı bütün zenginliğiyle kucaklayamaz. Montaigne'in istediği her
gün, her şeyi yeni baştan düşünebilmektir. Fakat Montaigne'in her
şeyin doğruluğundan her zaman kuşku duyması kendi bulduğu gerçek
karşısında bile dudak büküp QCIE SAIS JE (Ne bileyim?) demesi
önceden verilmiş bir karara, bir sistemli davranışa benzemiyor. Böyle
bir davranıştan ancak babasının hatırı için yazdığı Raimond Sebond'a
Övgüsü (Kitap 2., bölüm 12) dolayısıyla söz edilebilir. Ama orada da
Montaigne insan aklından kuşku duyarken aynı akla yeni ipuçları
vermekte, dokunulmadık yeni gerçekler ortaya koymaktadır.

  Denemeler'de hiçbir kuşkunun, kararsızlığın izini taşımayan, her biri
bir sistemin temeli olacak kadar sağlam, kendinden emin hükümler
çoktur. Ruhla bedenin ayrılmazlığı, hayatın sürekli bir değişme
olduğu, doğanın aşılmakla değil ona uyulmakla yenilebileceği gibi.
Filozofu yalnızca sistem kural değil bize düşünmesini öğreten adam
olarak görenler içinse asıl filozof Montaigne, diğerleri, sistemciler,
daha çok bilim adamlarıdır. Gerçekten de Denemeler'in asıl gördüğü
iş, bize bir tek insanı (ki Montaigne'in asıl istediği güya buydu), bir
düşünüşü, bir bilgi yolunu tanıtmaktan çok, hepimizin günlük hayatına
kadar inerek, bizi yaşarken düşünmeye, düşünürken yaşamaya, kendi
kendimizin düşüncesini aşmaya sürmesidir. Hiçbir sorunda
Montaigne: Ben sizin yerinize düşündüm, düğümü çözdüm; siz artık
düşünmeyin, yalnızca benim dediğime uyun, demez. Hep: Bakın
düşündükçe neler çıkıyor ortaya; siz de bir düşünün, kendi içinize ve
çevrenize bakın, ipucu isterseniz işte benimki, işte Sokrates'inki, işte
falan köylününki, der gibidir. Bir adım, bir adım daha derken
kendimizi Montaigne'le birlikte hayata, insan düşüncesinin çıkabildiği
tepelerin birinden bakar buluruz.

  Montaigne bir ahlakçı olarak da sistemli değil, hele doğmatik hiç
değildir. (1952)

  ÖNSÖZ 4

  Cem Yayınevi'ne hazırladığım bu son baskı için Montaigne'in
bahçesinde bir hayli dolaştım yeniden. Neden derlemediğime şaştığım
ne yapraklar buldum ve bir kez daha anladım ki insan gibi tükenmez
bir maden bu Denemeler. Okuyup bir köşeye bıraktığınız kitaba
Montaigne gizlice gelip bir şeyler daha ekliyor sanki zaman zaman.

  Bir tek insan bütün insanlık serüvenini taşıyor bu kitapta. Bir tek
insan hep kendisi kalarak, en değişik, kendinden en uzak insan
hallerine girip çıkıyor; insanların yarattığı tanrıların hiçbirini
küçümsemeden, ama hiçbirine bağlanmadan bütün inançları süzüyor
merakla. Kitaplığının penceresinden hiç alay ederek değil, ama hep
gülümseyerek seyrediyor alaca bulaca dünyamızı, solukları tükenen,
sorunları tükenmeyen insanları. Kaşlarını çatarak baktığı kişiler yalnız
kendi inançları ve çıkarları için başkalarını asıp kesenler, bir de
kendilerini bilmeden bilgin geçinenler, ders almasını bilmeden ders
verenler. Yalnız onlardan sözederken tutamıyor öfkesini,
hoşgörürlüğünü onlardan esirgiyor yalnız.

  Düşünce derinliği, bilgi zenginliği, anlama gücü ne kadar büyük
olursa olsun Montaigne'e ne bilgin denebilir, ne de filozof. Kendisinin
de hiç istediği yok zaten öyle denilmesini. Eğitmek, öğretmek,
sorunları çözmek, yol göstermek değil, olsa olsa uyarmak onun
istediği: Ona göre kimse kimseyi değil, herkes kendi kendisini adam
eder, etmelidir. Adam olmaksa kendini bilmekle başlar zaten onun
için ve kendi gözüyle dünyadan görebildiği kadarını insanlara
duyurmakla biter.

  Montaigne çevirileri yıllar yılı, zor olduğu kadar da tatlı bir uğraş
oldu benim için. Çevirdikçe sevdim, sevdikçe çevirdim onu. Güzelim
dilini hala rahatça anlar duruma gelmiş değilim. Ona söylemediğini
söyletmek korkusuyla çevirmediğim, çevirip bastırmadığım parçalar,
çevirdiklerimden daha fazladır. Biz daha dün yaşayan yazarlarımızı,
Ahmet Haşim'i bile, yeni Türkçe'ye çevirirken, Fransızlar
Montaigne'in dörtyüz yıl önceki dilini yeni Fransız'caya çevirmeye
kıyamıyor, ya da cesaret edemiyorlar. Montaigne'in uydurduğu
sözcükler bir yana, anlamları çok değişmiş ya da hiç kullanılmaz
olmuş deyimler bir hayli şaşırtıp oyalıyor insanı. Ama öyle sıcak bir
içtenliği var ki bu dilin seve seve uğraşıyorsunuz özüne varmaya. Çok
yerde Montaigne'i kendi çağında İngilizce'ye çeviren Floriot'ya
başvurduğum oldu. Ama o da çok kez Montaigne'in sözcüklerine
kıyamayıp olduğu gibi almış kendi diline. (1970)

  MONTAIGNE'İN YAŞAMI

  1533-Michel de Montaigne doğuyor ve Papessus köyünde bir
sütnineye gönderiliyor.

  1535-Michel, Fransızca bilmeyen Horstanus adlı bir Alman
eğitmenine veriliyor. Bu eğitmen Michet'in babasının İtalyada
gördüğü yeni bir yöntemle çocuğu hep Latince konuşarak yetiştiriyor.

  1539-Michel, altı yaşında; Fransa'nın en iyi kolejlerinden birine,
Guyenne Kolejine giriyor. Burada yedi yıl okuyor. Latin şiirinin
tadına varıyor ve biraz da Yunanca öğreniyor.

  1546-Bordeaux da; Edebiyat Fakültesinde felsefe okuyor.

  1548-Bordeaux da isyan: Michel, Toulouse da hukuk okuluna
gidiyor.

  1554-Montaigne in babası Bordeaux Belediye Başkanı oluyor.

  1555-Montaigne babasıyla Paris'e gidip geliyor.

  1557-Bordeaux Belediye Meclisine giriyor.

  1558-Montaigne'le La Boetie arasındaki büyük dostluk başlıyor.

  1559-Bordeaux da mezhep kavgaları. Bir tüccar diri diri yakılıyor:
Amyot, Plutarkhos'un Hayatlar'ını Fransızcaya çeviriyor.
Montaigne'in en çok seveceği, okuyacağı kitap bu olacak.

  1561-Bordeaux Belediye Medisi Montaigne'i önemli  bir görevle
saraya gönderiyor. La Boetie siyasal hayata giriyor:

  1562-Protestanlara karşı şiddet hareketleri başlıyor. Montaigne,
Rouen şehrini Protestanlardan almaya giden kral ordusuna katılıyor:

  1563-Montaigne, Bordeaux'ya dönüyor: La Boetie ölüyor.

  1565-9. Charles, Bordeaux'ya gelip bir süre kalıyor. Montaigne,
Françoise de la Chassagne'la evleniyor.

  1568-Babası ölüyor. Miras beş erkek, üç kız kardeş arasında
bölünüyor. Michel, Montaigne çiftliğinin sahibi oluyor.

  1569-Montaigne; babasının isteğiyle yaptığı Raimond Sebond'un
thelogia üzerine bir eserinin çevirisini bastırıyor.

  1570-Montaigne, Bordeaux Belediye Meclisindeki görevinden istifa
ederek Paris'e gidiyor. La Boetie nin Latince şiirleriyle çevirilerini
bastırıyor. Montaigne'in ilk kızı doğup iki ay sonra ölüyor.

  1571-Montaigne, çiftliğine çekiliyor ve kütüphanesine şu Latince
kitabeyi yazıyor:

  «1571 yılı: Michel de Montaigne, otuz sekiz yaşında. Doğum
yıldönümünden bir gün önce; meclisteki kulluğundan ve
memuriyetinden bıkmış; fakat sapasağlam olarak kitapları arasına
dönüyor ve geri kalan günlerini orada, sessizlik içinde geçirmeye
karar veriyor.>

  1572-Saint-Barthelemy kırımı. Montaigne Denemeleri'ni yazmaya
başlıyor. Plutarkhos'un Ahlaki Eserleri'nin çevirisi çıkıyor ve
Montaigne in elinden düşmüyor:
 
  1573-İç savaş. Montaigne kralın ordusuna katılıyor; görevle
Bordeaux'ya gönderiliyor.

  1574-Montaigne'in dördüncü kızı doğup üç ay sonra ölüyor.

  1575-Montaigne Paris'e gidiyor.

  1576-Montaigne, Pyrrhon felsefesiyle yakından ilgileniyor: Raimond
Sebond üstüne babasına söz verdiği eseri yazmaya başlıyor.

  1577-Montaigne'in beşinci kızı doğup bir ay sonra ölüyor. Henri de
Navarre, Montaigne'e yüksek bir rütbe veriyor. Montaigne ilk kez
kum sancılarına tutuluyor. Denemeler'ine devam ediyor.

  1578-Montaigne küçük bir orman satın alıyor.

  1579-Montaigne kendini en çok anlattığı Denemelerini yazıyor.

  1580-Denemeler ilk kez, iki cilt halinde basılıyor. Montaigne
İsviçre'ye, İtalya'ya gidiyor. Paris'e dönüp kitabını krala sunuyor.
Kral beğeniyor.

  1581-Montaigne evine dönüyor.

  1582-Montaigne, Bordeaux Belediye Başkanı oluyor, Denemeler'i
birçok eklemelerle yeniden bastırıyor...

  1583-Montaigne in altıncı kızı doğuyor ve birkaç gün yaşıyor.

  1584-Navarre Kralı (Sonraki V. Henri) Montaigne'in çiftliğine gelip
iki gün kalıyor.

  1585-Montaigne Mareşal Matignon'la mektuplaşıyor. İç savaşta
önemli roller oynuyor. Bordeaux'da veba çıkıyor. Montaigne görevi
başına gelemiyor. Başkanlığı bitinceye kadar yakın bir kasabada
kaldıktan sonra, ailesini alıp veba bölgesi dışına çıkıyor.

  1586-Montaigne tarihçileri okuyor.

  1587 Henri de Navarre tekrar Montaigne'in çiftliğine geliyor.

  1588-Montaigne, Denemeler'in dördüncü baskısı için Paris'e gidiyor:
Yolda Ligciler tarafından soyuluyor. Paris'te, Denemeler'in
hayranlarından Mademoiselle de Gournay'le tanışıyor. İç savaş
şiddetleniyor; Montaigne Kralla birlikte Rouen'e gidiyor. Tekrar
Paris'e dönüşünde bir gün için Bastille'e atılıyor.

  1589-Montaigne evine çekilip kitap okuyor. Denemeler'in yeni bir
baskısını hazırlıyor: Birçok eklemeler yapıyor. Kitap en olgun şeklini
buluyor.

  1590-Montaigne'in kızı evleniyor: Yeni kral 4. Henri, Montaigne'e
mektup yazıyor, yanına çağırıyor. Montaigne gidemiyor.

  1591-Montaigne'in kızının bir kızı doğuyor.

  1592-Montaigne ölüyor.
 
  (Albert Thibaudet'den özetlenmiştir.)

  MONTAIGNE ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

  - Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde
buluyorum. (Pascal)

  - Bir kitap buldum burada. Montaigne'in kitabı; yanıma almadım
sanıyordum. Aman ne hoş adam. Ne zevk onunla birlikte olmak.                         
(Mme. de Sevigne)

  - Montaigne, o hoşsohbet insan,
    Bazen derin, bazen sudan
    Kuşku duymasını bilmiş
    Burnu bile kanamadan.
    Kerli ferli softalarla
    Alay etmiş sakınmadan. (Voltaire)

  - Eminim, alışacaksınız Montaigne'e. İsanoğlu ne düşündüyse onda
var ve bu kadar güçlü biçem zor bulunur. Bir şey öğretmiyor, çünkü
hiçbir şeyi kestirip atmıyor. Doğmacılığın tam tersi. Mağrur adam,
ama kim mağrur değil ki? Alçakgönüllü görülenler büsbütün mağrur
değiller mi? Her satırında Ben, Kendim diye konuşuyor, ama Ben,
Kendim demeden hangi bilgiye varılabilir? Haydi, bırakın Allah
aşkına hocam, filozofun, metafizikçinin bundan iyisi görülmemiş.
(Mme. du Deffand)

  - Montaigne, o tanrı gibi adam, 16. yüzyılın karanlıktan içinde tek
başına diri ve tertemiz bir ışık saçmış; dehası ancak zamanımızda,
gerçek ve felsefi düşünce boşinançların, geriliklerin yerini alınca
anlaşıldı. (Grimm)

  - Montaine'in düşünceleri yanlış, ama güzel. (Malebranche)

  - Yazarların çoğunda, yazan adamı görüyorum, Montaigne'de
ise düşünen adamı. (Montesquku)

  - Çocukken babamın kitaplığından bana Dememeler çevirisinin
perişan bir cildi kalmıştı. Yıllar sonra, kolejden çıkışımda bir cildi
okudum ve ötekilerini arayıp buldum. Bu kitapla ne büyük haz ve
hayranlık saatleri geçirdiğimi hatırlıyorum. Bu kitabı, yaşadığım
başka bir hayatta yazmışım gibi geliyor o kadar candan bana, benim
düşüncemi, benim hayat deneyimimi söylüyordu. (Emerson)

  - Montaigne amma da düşünce çalmış benden! (Beranger)

  - Montaigne ölüyor: Kitabını tabutunun üstüne koyuyorlar;
cenazesinde yakını olarak din bilgini Charron ve manevi kızı
Mademoiselle de Goumay var Resmen septik olarak Bayle ve Naude
onlara katılıyor. Sonra Montaigne'e az çok bağlananlar, bir an için
ondan zevk almış olanlar, bir an için yalnızlık sıkıntısından kurtardığı,
kuşku duydurmak sayesinde düşündürdüğü kimseler; akraba ve komşu
olarak Madame de Sevigne, La Fontaine; onun yaptığını yapmaya
özenip onu taklit etmeyi onur bilenler: La Bruyere, Montesquieu,
Jean-Jacques Rousseau; ortada tek başına Voltaire; daha az önemli
kimseler, karmakarışık: Saint-Evremond, Chaulieu, Garat... Daha
arkada çağdaşlarımız ve belki hepimiz. Ne büyük bir cenaze alayı. Bir
insanın Ben'i için bundan daha fazla umulabilir mi? Peki ama, ne
yapıyorlar bu cenaze alayında? Tören gereğince hüngür hüngür
ağlayan Mademoiselle de Gournay den başka herkes konuşuyor:
Ölenden, onun sevimli taraflarından, hayata bu kadar karışan
felsefesinden sözediyorlar. Herkes kendi kendinden sözediyor. Onunla
herkesin ortak olduğu taraflar ortaya konuyor. Kimse ona olan
borcunu unutmuyor; her düşünce onun bir yankısı gibi... Korkarım bu
alayda dua eden tek adam Pascaldır. (Sainte-Beuve)

  - Montaigne'i sevmek kendini sevmek, kendini her şeye tercih
etmektir. Montaigne'i sevmek yalnız gerçeği değil, doğruluğu ve ödev
duygusunu da yalnız kendinden yana çekmektir. Montaigne'i sevmek,
hayatımızda hazlara, zavallı yaradılışımızın kaldıramayacağı kadar yer
vermektir... (Brunetiere)

  - Montaigne Fransız Rönesansını bitirip Klasik çağı haber veriyor.
(Lanson)

  - Pilatus'un, devirler boyunca yankısı çınlayan korkunç sorusu
karşısında Montaigne, daha insanca, daha din dışı, başka bir anlamda
İsa'nın tanrıca cevabını vermiş oluyor:

  «Gerçek nedir?»

  «Gerçek benim!,»

  Yani Montaigne gerçek olarak sahiden tanıyabileceği tek şeyin
kendisi olduğuna inanıyor. Onu kendinden sözetmeye götüren budur
çünkü kendini bilmeyi ayrıca her şeyden daha önemli sayıyor.
İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi kaldırmalı, diyor.
Maskesini atmak için kendini anlatıyor. Maske insanın kendinden çok
ülkesine ve devrine ait olduğu için de insanlar maske yüzünden
birbirinden ayrılıyor. Böylece, maskesini gerçekten atan insanda
hemen kendi benzerimizi buluyoruz. (Andre Gide)

  OKUYUCUYA

  Okuyucu, bu kitapta yalan dolan yok. Sana baştan söyleyeyim ki,
ben burada yakınlarım ve kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Sana
hizmet etmek yahut kendime ün sağlamak hiç aklımdan geçmedi;
böyle bir amaç peşinde koşmaya gücüm yetmez. Bu kitabı yakınlarım
için bir kolaylık olsun diye yazdım. İstedim ki beni kaybedecekleri
zaman (ki pek yakındır) hakkımda bildikleri, daha ayrıntılı ve daha
canlı olsun. Kendimi herkese beğendirmek niyetinde olsaydım, özenir,
bezenir, en gösterişli halimle ortaya çıkardım. Kitabımda sade, doğal
ve her günkü halimle, özentisiz bezentisiz görünmek isterim, çünkü
ben kendimi olduğum gibi anlatıyorum. Burada kusurlarım, nasıl bir
adam olduğum, edebin, terbiyenin izin verdiği ölçüde, açık  olarak
görülecektir. Hala ilk doğa kanunlarının rahat serbestliği içinde
yaşadıkları söylenen insanlar arasında olsaydım, emin ol ki kendimi
tastamam ve çırılçıplak da gösterirdim. Kısacası, okuyucu, kitabımım
özü benim: Boş zamanlarını bu kadar sudan ve anlamsız bir konuya
harcaman akıl karı olmaz. Haydi uğurlar olsun.
(Montaigne 1 Mart 1580)

  KENDİSİ

  ... Boyum ortanın biraz altında, bedenim sağlam yapılı ve toplucadır
yüzüm şişman değil, dolgundur; tabiatım, neşe ile hüzün arasında,
oldukça ateşli ve sıcakkanlıdır... Sağlığım, ta genç yaşımdan beri
düzgündür: Hastalığa tutulduğum azdır.

  İşte ben böyle idim; kendimi, kırk yaşımı aşıp ihtiyarlığın yolunu
tuttuğum şu andaki halimle anlatmıyorum:

  Minutatim vires et robur adultum

  Frangit et in partem pejorem liquitur oetas (Lucretius)

  Yıllar için için aşındırır

  Olgunluk çağına varmış güçleri

  Bundan sonraki halim ancak yarım bir varlık olacak; ben artık o ben
olmayacağım. Gün geçtikçe kendimden ayrılıyor, uzaklaşıyorum.

  Singula de nobis anni proedandur euntes (Horatius)

  Bir şey koparır bizden, yıllar, akıp giderken. (Kitap 2, bölüm 17)
 
  DENEMELERİN KONUSU

  Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve
kendimde, pek kötü yetişmiş bir örneğine gösteriyorum. Bu örneği
yeniden biçim vermek elimde olsaydı onu elbet olduğundan çok başka
türlü yapardım. Bir kez yapılmış artık. Şunu söyleyeyim ki, kendimi
anlatırken söylediklerim değişik ve değişken olmakla beraber hiç
gerçeğe aykırı değildir. Dünya durmayan bir salıncaktır: Orada her şey
toprak, Kafkas'ın kayalıkları, Mısır'ın piramitleri, hem çevresiyle
birlikte, hem de kendi kendine sallanır. Durmanın kendisi bile daha
ağır bir sallantıdan başka bir şey değildir. Konumu (kendimi) hep aynı
halde bulundurmak elimde değil. Doğal bir sarhoşlukla, salına serpile
yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada, canımın istediği bir andaki
haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa,
yahut halkın dediği gibi «yedi yıldan yedi yıla» geçişi değil, günden
güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam
gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da
değişebilir. Benim yaptığım, değişen ve birbirine benzemeyen olaylar,
kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Acaba
benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konulan ayrı koşullara ve ayrı
bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden
ayrıldığım oluyor. Fakat Demades'in dediği gibi, doğrudan hiç
ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle
kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.
Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok. Bütün ahlak felsefesi
sıradan ve kendi halinde bir hayata da girebilir, daha zengin, gösterişli
bir hayata da: Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.                         
(Kitap 3, bölüm 2)

  Olgun bir okuyucu çok kez başkasının yazdıklarında yazarın
düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlamlar ve
renkler kazandırır. (Kitap 1, bölüm 26)

  Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile, ancak kendi aklımızla
akıllı olabiliriz. (Kitap 1, bölüm 24)
 
  KENDİMİZİ TANIMAK

  Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir elverir ki insan
kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi
söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders
veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş
yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı
olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle
uğraşıyorum; delilik ediyorum, bundan zarar görecek başkası değil,
benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor,
hiçbir kötülüğe yol açmıyor. Eskilerden yalnız iki üçünün bu işi
denediğini söylerler; ama onların, yalnız adlarını bildiğimiz için
benim yaptığımın tıpkısını yapıp yapmadıklarını söyleyemeyiz.
Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık
derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri
ayırdedip yazmak sanıldığından çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir
taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de var ki insanı
dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.
Birkaç yıldır düşüncelerimin kendimden başka amacı yok; yalnız
kendimi sorguya çekiyor ve inceliyorum.
 
  Başka bir şeyi incelediğim de oluyor ama, onu da hemen kendime
çekiyor, daha doğrusu, kendime mal ediyorum; daha az yararı olan
öteki bilimlerde olduğu gibi, bu bilimde öğrendiklerimi başkalarına
bildiriyorsam, bunda hiçbir kötülük görmüyorum. Şunu da söyleyeyim
ki öğrendiklerimle hiç de yetinmiyorum. İnsanın kendini 
anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur. Üstelik,
meydana çıkmak için insanın süslenmesi, kendine çekidüzen vermesi
gerekiyor. Ben durmadan kendimi düzenliyorum, çünkü durmadan
anlatıyorum.

  Kendinden sözetmeyi kötü görmek, yasak etmek adet olmuştur
çünkü kendinden sözetmek her zaman kendini övmek gibi görünür
kendini övmekse herkesin zıddına gider. Ama kendinden sözetmeyi
yasak etmek, çocuğun burnunu silecek yerde, burnunu koparmak olur.

  İn vitium ducit culpae fuga (Horatius)

  Kusur korkusuyla suç işliyoruz.

  Bu tedbirde ben kardan çok zarar görüyorum, hatta kendimden
sözetmek mutlaka övünmek olsa bile ben asıl amacıma bağlı kalmak
için, kendimdeki bu hastalığı ortaya koyacak bir işten kaçınmamalıyım;
işlediğim, hem de edindiğim bu kusuru gizlememeliyim. Ama, bana
sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek
yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir. Kendinden sözetmenin
kötü sayılması bence yalnız, halkın düşeceği kaba hatalardan ötürüdür.
Bu türlü kurallar budalalara vurulan dizginlerdir: Ne azizler -ki
kendilerinden pekala sözederler-, ne filozoflar, ne bilginler bu kuralları
dinler; onlara hiç benzememekle birlikte ben de bu kuralları
dinlemiyorum. Onların ereği kendilerini anlatmak değildir, ama sırası
gelince de kendilerini uluorta göstermekten çekinmezler. Sokrates
kendinden sözettiği kadar neden sözeder? Hep müritlerini de
kendilerinden sözetmeye, kitaplardan öğrendiklerini değil içlerinde olup
bitenleri anlatmaya dürtüklemez mi? Tanrıya ve rahibe kendimizden
sözetmiyor muyuz? Protestan komşularımız bunu halkın gözü önünde
yapıyorlar. Diyeceksiniz ki, onlara yalnız kötü taraflarımızı anlatırız.
Ama bu, her şeyi söylüyoruz demektir; çünkü iyi tarafımız da bütün
günahlardan arınmış değildir.

  Benim mesleğim, sanatım yaşamaktır. Bana hayatımı duyduğum,
gördüğüm ve yaşadığım gibi anlatmamı yasak edenler mimara da
desinler ki, sen binalardan kendine göre değil başkasına göre, kendi
bilginle değil başkasının bilgisiyle sözedeceksin. Kimse sormadan
kendi değerlerini ortaya koymak bir övünme ise niçin Cicero
Hortentius'un, Hortentius Cicero'nun söz güzelliğini öne sürüyor?
Bana diyebilirler ki: Kendini kuru sözle değil işle ve eserle anlat. Ben
her şeyden önce düşüncelerimi anlatıyorum, bunlarsa ün ve eser haline
gelemeyecek kadar belirsiz şeyler: Onları söz haline getirmekte bile
güçlük çekiyorum. Birçok olgun ve değerli insanlar herhangi bir iş
görmekten kaçınmışlardır. Yaptığımız işler kendimizden çok
rastlantıların eseridir: Bu işler kendi özlerini belli ederler; beni ise
ancak şöyle böyle, belli belirsiz, parça parça gösterebilirler.
Ben kendimi olduğum gibi gösteriyorum: Öyle bir beden yapısı
koyuyorum ki ortaya bir bakışta damarları, kasları, her şeyi yerli
yerinde görüyorsunuz.

  Öksürük, sararma, yahut yürek çarpması yalnız bedenin bir kısmını,
onu da şöyle böyle, gösterebilir. Ben yaptıklarımı değil, kendimi, öz
benliğimi anlatıyorum.

  Bence insan ne olduğunu bilmekte dikkatli olmalı; iyi tarafını da,
kötü tarafını da aynı titizlikle ortaya çıkarmalıdır. Eğer ben kendimi
iyi ve olgun görseydim, bunu bağıra bağıra söylerdim. Kendimi
olduğumdan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır;
kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.
Aristoteles'e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru
hiçbir zaman yanlışa yer vermez. Kendini olduğundan fazla göstermek
de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır. Bence bu kendini
beğenme illetinin esası, kendinden pek fazla hoşlanmak, kendi
kendine hayasızca aşık olmaktır. Bunun en iyi çaresi, kendinden
sözetmeyi yasaklayan ve böylece bizi kendimiz üzerinde düşünmekten
büsbütün alıkoyanların dediklerinin tam tersini yapmaktır. Gurur
insanın düşüncesidir; söze dökülen onun pek küçük bir parçasıdır.
Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması,
kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması kendine fazla düşkün
olması demektir. Oysaki aşırı benciller kendilerini pek üstünkörü
bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır. Onlara göre kendi
kendisiyle başbaşa kalmak, sırtüstü yatıp vakit öldürmektir; ruhunu
zenginleştirmeye, kendini adam etmeye çalışmak boş hayaller
kurmaktır. Sanki kendimiz bizden ayrı, bize yabancı birisiymiş gibi.
Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam,
kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman
yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır. Kendi
mertliğiyle övünüp böbürleniyorsa, onu çok geride bırakan Scipion'un,
Epaminondas'ın, bunca orduların ve ulusların hayatlarını hatırlasın.
İnsan kendindeki eksik ve cılız değerleri, üstelik insan hayatının
hiçliğini hesaba katarak düşünecek olursa, hiçbir değeriyle övünmeye
kalkışmaz. Yalnız Sokrates, tanrısının dediğine uyup kendini
gerçekten tanımasını ve küçük görmesini bildiği için Bilge adını
almaya hak kazanmıştır. Kendini böylesine tanıyan adam istediği
kadar kendinden sözetsin. (Kitap 2, bölüm 6)
 
  NASIL YAZMALI

  Yazarken kitapları bir yana bırakır, aklımdan çıkarırım; kendi
gidişimi aksatırlar diye. Gerçekten de iyi yazarlar üstüme fena abanır,
yüreksiz ederler beni. Hani bir ressam varmış, kötü horoz resimleri
yapar ve uşaklarına, dükkana hiç canlı horoz sokmamalarını sıkı sıkı
tembih edermiş, ben de öyle. Hatta çalgıcı Antigenides'in bulduğu
çare benim daha işime gelirdi: Bir şey çalacağı zaman, kendinden
önce ve sonra halka doyasıya kötü şarkılar dinletirmiş. Böyle derim de
Plutarkhos'tan kolay kolay ayrılamam. O kadar dünyayı içine almış ki
bu adam, ne yapsanız, hangi olmayacak konuyu ele alsanız bir taraftan
gelir işinize karışır ve size türlü zenginlikler, güzelliklerle dolu cömert
bir el uzatır. Kendini her gelene bu kadar kolayca yağma ettirmesi
bayağı gücüme gidiyor. Şöyle biraz tuttunuz mu, kolu kanadı elinizde
kalıyor.

  Ben gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. Kimsenin bana el
uzatamayacağı, söz edemeyeceği yabancı bir ülkede oturuyorum. Öyle
bir yer ki tanıdığım hiç kimse okuduğu duanın Latince'sini bilmez,
hele Fransızca'sını hiç anlamaz. Başka yerde yazsam daha iyi
yazardım, ama yazdığım şey daha az benim olurdu. Oysaki benim
yazımda asıl aradığım tam anlamıyla kendimin olmasıdır. Ben
yazarken rastgele gittiğim için bol bol hatalara düşerim. Bunları
pekala düzeltebilirdim. Ama o zaman, benim adetim, malım olmuş
kusurları düzeltmekle kendi kendimi yanlış tanıtmış olurdum. Bana
dediler mi, yahut ben kendi kendime dedim mi ki: «Sen kaba kaba
benzetmeler yapıyorsun; bu sözcük Gaskonya kokuyor; bu sözün
tehlikeli (Ben Fransa sokaklarında söylenen hiçbir sözden kaçmam;
gramer adına kullanılan dile çatanlar benimle alay ederler); bak şu
cahilce söze; akla aykırı laf ediyorsun; fazla ileri gidiyorsun; sen
boyuna kendinle oynuyorsun, sahiden söylediğini de herkes
yalancıktan sanacak.» «- Doğru, derim; ama ben dikkatsizlikten gelen
hatalarımı düzeltsem bile, bende adet haline gelmiş olanları
düzeltemem. Ben hep böyle konuşmuyor muyum? Her yerde böyle çiğ
çiğ göstermiyor muyum kendimi? Sorun yok. Yazarken aradığım da
bu zaten. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görsün.»
(Kitap 3, bölüm V)

  Odysseus'un dertlerini inceleyip kendi dertlerini bilmeyen dil
bilginleriyle, çalgılarını akort etmesini bilip de yaşayışlarını akort
etmesini bilmeyen müzikçilerle, adaletten sözetmeyi öğrenip adaleti
uygulamayanlarla alay edermiş kral Dionysius. (Kitap 1, bölüm 25)
 
  HAYAT VE FELSEFE

  Çok gariptir; çağımızda işler o hale geldi ki felsefe, anlayışlı insanlar
arasında bile, ne teorik ne pratik hiçbir yararı ve değeri olmayan boş
ve kuru bir laf olup kaldı. Bence bunun nedeni, felsefenin ana
yollarını sarmış olan safsatalardır. Felsefeyi, çocuklar için ulaşılmaz,
asık suratlı, çatık kaşlı ve belalı göstermek büyük bir hatadır. Onun
yüzüne bu sahte, bu kaskatı bu çirkin maskeyi kim takmış? O ki hep
bayram ve hoş zaman içinde yaşamayı emreder bize. Gamlı ve buz
gibi soğuk bir yüz içimizde felsefenin barınamadığını gösterir.
Felsefeyi barındıran ruh, kendi sağlığıyla bedeni de sağlam etmeli.
Huzur ve rahatın ışığı ta dışardan görünmelidir. Dış varlığı kendi
kalıbına uydurmalı ve böylece ona sevimli bir gurur, hareketli ve
neşeli bir tavır, memnun ve güleryüzlü bir hal vermelidir. Bilgeliğin
en açık görüntüsü, sürekli bir sevinçtir. Onun durumu, aydan daha
yukarda olan şeylerin durumu gibidir. Hem de rahat. Müritlerini
çamur ve kir içinde yaşatan felsefe değil, Barocco ve
Baralipton'culardır. (Skolastikte bazı önerme türleriyle ilgili uydurma
sözcükler.) Onlar felsefenin yalnız adını duymuşlardır. Yoksa nasıl
olur? Felsefe ruhun fırtınalarını dindirmeyi, açlığı ve hastalığı gülerek
karşılamayı, birtakım uydurma müneccim işaretleriyle değil, doğal ve
somut yollarla öğretmeye çalışır. Felsefenin amacı erdemdir; bu
erdem de, medresenin söylediği gibi, sarp, yalçın ve çıkılmaz bir
dağın başına dikilmiş değildir. Ona yaklaşanlar, tersine güzel,
bereketli ve çiçekli bir ova içinde görürler onu. Orada erdem yine her
şeyden yüksektedir; fakat yerini bilen olunca, ona gölgeli, çimenli,
güzel kokulu yollardan, güle söyleye, göklerin kubbesi gibi rahat ve
dümdüz bir inişle varılabilir. Bazıları bu yüksek, bu güzel, bu zafer
sevinci dolu, aşk dolu, tadına doyulmaz, yiğitliğine ulaşılmaz erdemin,
tatsızlığa, rahatsızlığa, korkuya, zorbalığa açıkça ve amansızca
düşman olan, kendine doğayı kılavuz, mutluluğu ve zevki eş bilen
erdemin semtine uğramadıkları için gitmişler, güçsüzlüklerine uygun
olarak, böyle kasvetli, titiz, somurtkan, eli sopalı, asık suratlı,
anlamsız bir erdem örneği tasarlamışlar ve onu, insanları korkutmaya
mahsus bir umacı gibi, dünyadan uzak bir kayalığın üstüne,
dikenlikler arasına koymuşlar...

  Gerçek erdem zengin, kudretli ve bilgili olmasını, mis kokulu
yataklarda yatmasını bilir. Hayatı sever; güzelliği de, şanı ve onun da,
sağlığı da sever. Fakat onun öz be öz işi, bu nimetler ölçü ile
kullanmasını ve yiğitçe bırakıp gitmesini bilmektir: Çetinliğinden çok
daha fazla büyüklüğü olan bir iş, ki onsuz her hayat bozuk, karışık ve
şekilsizdir ve bu yüzden tehlikeli engeller, dikenlikler ve ejderhalarla
dolmaya elverişlidir. Eğer eğitilecek genç, acayip yaratılışlı olur da
güzel bir yolculuk hikayesi, yahut anlayabileceği bir felsefe konusu
yerine masal dinlemeyi yeğ tutarsa, arkadaşlarının genç dinç
yüreklerini coşturan davullar çalındığı zaman o, kendisini hokkabaz
oyunlarına çağıran arkadaşının yanına giderse, bir savaştan toz
toprağa ve zafere bürünüp dönmeyi, top oyunundan yahut balodan bir
armağanla dönmekten daha hoş ve daha çekici bulmazsa, bu genç için
bir tek çare görüyorum: Eğitmeni onu daha çocukken, kimseye
duyurmadan boğar; yahut da bu gence, bir düka'nın oğlu bile olsa
herhangi bir şehirde pastacılık yaptırılır. Platon der ki, çocuklara
babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek
bulmak gerekir.

  Mademki asıl felsefe bize yaşamayı öğreten felsefedir ve mademki
çocuğun da öbür yaştakiler gibi, ondan alacak olduğu dersler vardır,
niçin çocuğa felsefe öğretilemezmiş:

  Udum et molle lutum est; nunc properandus, et acri Fingendus sine
fine rota (Persius)

  Çamur yumuşak ve ıslak; çabuk, çabuk olalım. Durmadan dönen
çark biçim versin ona.

  Bize yaşamayı ömür geçtikten sonra öğretiyorlar. Cicero dermiş ki,
iki insan hayatı yaşayacak olsam bile, lirik şairleri incelemeye zaman
harcamam. Bence bu dırdırcılar daha hazin bir şekilde yararsızdır.
Çocuğumuzun o kadar yitirecek zamanı yoktur: Pedagogların elinde
ancak hayatının ilk on beş, on altı yılını geçirebilir: Geri kalan zaman
hayatındır. Bu kadar kısa bir zamanı zorunlu bilgilere verelim; üst
yanı emek israfıdır. Hayatımızın işine yaramayan bütün bu çetrefil
diyalektik oyunlarını kaldırıp atın; iyi seçmesini ve iyi açıklamasını
bilmek koşuluyla basit felsefe konuları alın: Bunlar Boccacio'nun
masalından daha kolay anlaşılır. Bir çocuk buları sütnineye verildiği
andan itibaren okuma yazmadan çok daha kolay öğrenebilir.

  Felsefenin insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme doğru giderken
de söyleyecekleri vardır. (Kitap 1, bölüm 26)

  YASALAR ÜSTÜNE

  Yasalar doğru oldukları için değil yasa oldukları için yürürlükte
kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir
şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Yasa koyanlar da çok kez
budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl
olursa olsunlar, insandırlar sonunda, her yaptıkları şey ister istemez
sudan ve değişkendir.

  Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne
vardır? (Kitap 3, bölüm 13)

  Bir filozofu çiftleşirken yakalayıp, ne yapıyorsun diye sormuşlar: Bir
insan ekiyorum diye cevap vermiş serinkanlılıkla ve hiç utanmadan.
Sarmısak ekerken görülmekle bu işi yaparken görülmek arasında
ayrım yokmuş onun için. (Kitap 2, bölüm 12)
 
  BİLGİ VE DÜŞÜNCE

  Öğrenimden kazancımız daha iyi ve daha akıllı olmaktır. Epiharmus
(Pythagoras okulundan bir filozof.) der ki, insan düşünce ile görür ve
duyar; her şeyden yararlanan her şeyi düzene sokan, başa geçip
yöneten düşüncedir; geri kalan her şey kör, sağır ve cansızdır. Şu
kesin ki çocuğa kendiliğinden bir şey yapmak özgürlüğünü
vermemekle onu korkak bir köle durumuna sokuyoruz. Retorika ve
gramer üstüne, Cicero'nun şu veya bu cümlesi üstüne öğrencisinin ne
düşündüğünü kim sormuştur? Bunları Tanrı sözü gibi belleğimize
basmakalıp yapıştırırlar; harfler ve sözcükler, anlatılan şeyin kendisi
haline gelir. Ezber bilmek, bilmek değildir; belleğimize emanet edilen
her şeyi saklamaktır. İnsan, kendiliğinden bildiği her şeyi ustasına
bakmadan, kitaptaki yerini aramadan, istediği gibi kullanır. Tümüyle
kitaptan bir bilgi ne sıkıcı bilgidir! Böyle bir bilgi bir süs olarak
kullanılsın: Ama temel olarak değil. Nitekim Platon, gerçek felsefenin
sağlam irade, inanç ve dürüstlük, amaçları başka olan öteki
bilimlerinse yalnızca süs olduğunu söyler. (Kitap 1, bölüm 26)

  YAŞAMAK VE ÇALIŞMAK

  Doğa bir ana gibi davranmış bize: İstemiş ki ihtiyaçlarımızı
gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik: Aklımızın istediği şey,
iştahımızın da aradığı şey olsun: Onun kurallarını bozmaya hakkımız
yok.

  Caesar'ın ve İskender'in, en büyük işleri başarırken, doğal ve budan
ötürü gerekli ve akla uygun zevkleri bol bol tattıklarını görünce, buna
ruhu gevşemek demem; tersine, o zor işleri ve yorucu düşünceleri dinç
bir yürekle günlük hayatın bir parçası haline sokmak, ruhu
sağlamlaştırmaktır derim. Zevklerin gündelik zaferlerini olağanüstü iş
saymışlarsa bilge adamlarmış. Biz pek şaşkın varlıklarız: Filanca
hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz
-Bir şey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca
işiniz değil, en parlak, en onurlu işinizdir: Bana büyük işler çevirmek
olanağını verselerdi, neler yapmaya gücüm olduğunu gösterirdim,
deriz. Önce siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi?
Bildinizse bütün işlerin en büyüğünü görmek için büyük fırsatlara
ihtiyaç yoktur hangi mevkide olursa olsun, perde arkasında da, perde
önünde de insan kendini gösterir. Bizim işimiz kitap doldurmak değil,
ahlakımızı yapmaktır; savaşmak ülke kazanmak değil, yaşayışımıza
dirlik düzenlik getirmektir; En büyük en onurlu eserimiz doğru dürüst
yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geçmek, para yapmak, binalar
kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır. Bir komutanın, az
sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tümüyle
serbest ve rahatça, kaygısızca sohbete dalması, Brutus'un herkesin
kendisine ve Roma'nın özgürlüğüne karşı pusu kurduğu bir sırada
gece dolaşmalarından birkaç saat çalarak tam bir sessizlik içinde
Polybius'u okuyup notlar yazması ne güzel bir şey! Düşündükçe içim
açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan
sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.
Logged
MeLeKYaRiM

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #1 : 29 Nisan 2008, 22:48:40 »

 Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan
kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın hiç de çocukça olmayan
konuşmalarından bir örnek... (Kitap 3, bölüm 6)
 
  HASTA GÖRÜNMENİN ZARARLARI ÜSTÜNE

  Martialis'in bir taşlaması vardır ki, iyilerindendir; çünkü türlü türlüsü
vardır onda taşlamanın. Bunda, Caelius'un başına geleni anlatır hoşça.
Caelius Roma'da büyüklere dalkavukluk etmekten, sabah akşam
yanlarında bulunup arkalarında dolaşmaktan kurtulmak için nekris
hastalığına tutulmuş gibi göstermiş kendini; herkesi inandırmak için
de bacaklarını ovduruyor, sardırıyor ve nekrisli bir hastanın bütün
hallerini takınıyormuş; sonunda talih gerçek bir nekris ikram etmiş
ona:

  Tantum cura potest et ars doloris

  Desüt fingere Caelius podagram. (Martialis)

  Öyle başardı hasta görünme sanatını ki

  Gerçekten nekrise tutuldu Caelius

  Appianus'da okudum sanıyorum: Adamın biri Roma triumvir'lerinin
cezalarından kaçmak, ardına düşenlerce tanınmamak için saklanıp
kılık değiştirmiş; işi daha da sağlama bağlamak için de tek gözlü
gösteriyormuş kendini. Biraz daha özgür yaşamaya başlayıp da uzun
süre gözüne yapışık kalan bezi çıkarınca bakmış o güzü görmüyor
artık. Belki görme duyusu uzun zaman kullanmamakla uyuşmuş ve
tüm görme gücü öteki göze geçmiştir çünkü, hep farkına
varmamışlardır, kapalı tuttuğumuz göz, etkisinin bir kısmını
arkadaşına yollar, bu yüzden de açık kalan göz büyür ve şişkinleşir.
Martialis'in nekrislisi de hareketsizliğiyle, ovmalarla, merhemlerle
hastalığı yaratan iç etkenleri çağırmış olabilir.

  Froissard'ın anlattığı bir sürü İngiliz soylusu da Fransa'ya geçip
bizlere karşı kahramanlıklar gösterecekleri güne kadar bir gözlerini
kapalı tutmaya yemin ederler. Şu düşünce gıdıkladı beni: İster misin
bu şövalyeler de hastalık oynayanların kötü sonuna uğramış,
uğurlarında kahramanlık ettikleri sevgililerinin yanına bir gözleri kör
olarak dönmüş olsunlar!

  Çocuklar tek gözlüleri, topalları, şaşıları ve daha başka sakatları taklit
ettikleri zaman anaları onları azarlamakta haklıdır; çünkü, o yaştaki
tazeliğiyle bedenin kötü bir yana eğilebilmesi bir tarafa, talih de bizi
oynadığımız oyuna düşürmekten hoşlanıyor gibi gelir bana. Çok
duymuşumdur hastalık oynarken yataklara düşenleri.

  Ben de öteden beri, at üstünde ve yürürken, elimde bir değnek ya da
bir baston tutmaya alışmış, bunda bir zariflik göstermeye, yapmacık
hallerle bastona dayanmaya kadar varmışımdır. Çokları korkutmak
istemiştir beni, bu gösteriş günün birinde zorunluluk olur diye.
Bundan çıkarıyorum ki soyumda ilk nekrisli ben olacağım.
Ama bu bölümü uzatıp başka renk katalım ona, körlük üstüne. Plinius
der ki adamın biri düşünde kör olmuş gördü kendini ve hiçbir hastalığı
yokken sabah kör olarak uyandı. Hayal gücü buna neden olabilir,
başka yerde söylediğim gibi, Plinius da öyle düşünüyor gibidir; akla
daha uygun gelen şu; beden, görme gücünü yok eden birtakım
gelişmeleri (ki hekimler isterlerse nedenini bulabilirler) için için
duymuş ve adamın öyle bir düş görmesine yol açmıştır.

  Seneca'nın bir mektubunda anlattığı buna yakın bir hikayeyi de
ekleyelim: Bilirsin, diye yazıyor Lucilius'a, Harpasta, karımın
soytarısı o deli kadın, babadan kalma göreviyle kalmıştır evimde;
çünkü ben bu korkunç yaratıklara düşmanımdır; kaldı ki canım bir
deliye gülmek isterse, hiç uzağa gitmeden, kendi kendime gülebilirim.
Çok garip, ama gerçek sana anlatmak istediğim: Bu deli kadın kör
olduğunu anlamıyor ve benim evimin karanlık olduğunu ileri sürerek,
kendisini başka yere götürmesini istiyor yöneticisinden ikide bir.
Onun bu durumuna gülüyoruz; ama inan bana ki hepimizin düştüğü
bir durumdur bu: Kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul
etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi
kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur,
ama Roma'da başka türlü yaşanmaz, deriz; öfkeliysem, güvenli bir
hayat kuramadıysam suç bende değil, gençlikte deriz. Dışımızda
aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta
olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır. Kendimizi
erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl başederiz bunca dertlerle, bunca
kötülüklerle? Oysa felsefe gibi çok tatlı bir ilacımız da var. Öteki
ilaçları ancak bizi iyileştirirlerse hoş buluruz; felsefe ise hem
hoşlandırır, hem iyileştirir bizi.

  İşte Seneca'nın beni konumdan uzaklaştıran sözleri; ama yararsız da
sayılmaz bu uzaklaşma. (Kitap 2, bölüm 25)

  VİCDAN ÜSTÜNE

  İç savaşlarımız sırasında kardeşimle birlikte yola çıktığımız bir gün
kibar davranışlı bir baya rastladık. Bizim hasımlarımızdan yanaymış,
ama ben bilmiyordum; çünkü kendini olmadığı gibi gösteriyordu. Bu
savaşların en kötü yanı bu işte: Düşmanınızla aranızda dil, kılık
kıyafet ayrılığı olmadığı, aynı yasalar, aynı töreler, aynı hava içinde
yetişmiş bulunduğunuz için öyle karışır ki her şey, yanılmaları,
çatışmaları önlemek kolay olmaz. Bu yüzden tanınmadığım yerde
kendi birliklerimize rastlamaktan bile korkardım, sorgu suale, daha da
kötüsüne uğrayabilirim diye. Uğradığım da olmuştu eskiden: Böylesi
bir karışıklık yüzünden adamlarımı, atlarımı yitirdim; hizmetimde
çalışan soylu bir İtalyan çocuğunu da alçakça öldürdüler özenle
büyüttüğüm bu İtalyan'la büyük umutlarla dolu güzelim bir çocukluk
söndü gitti. Kardeşimle rastladığımız yolcuya gelince, adam öyle
şaşkınca bir korku içindeydi ki, yolda atlılara rastladıkça, kralı tutan
şehirlerden geçtikçe öyle beti benzi soluyordu ki, sonunda bunların
vicdan rahatsızlığından geldiğini anladım. Öyle geliyordu ki bu zavallı
adama, yüzündeki maske ve kazağındaki haçlar arasından yüreğindeki
gizli niyetleri okuyacaklar. Vicdanın zorlaması böylesine şaşırtıcı bir
şeydir! Ele verdirir bizi, kendimizi suçlamaya, kendimizle savaşmaya
zorlar bizi; tanık yokluğunda kendimize karşı tanıklık ettirir bize:

  Occultum quaties animo torture flagellum (Juvenalis)

  İçimizde gizli bir kırbaç taşıyan o cellat.

  Şu masal çocukların ağzındadır. Bessus adında biri, bir serçe
yuvasını hiç yüreği sızlamadan bozup yavruları öldürmüş, bundan
ötürü kendisine çatanlara: Haklıydım, demiş; çünkü bu serçe yavruları
durmadan beni babamı, öldürmekle suçluyorlardı haksız yere. Bu baba
katili o güne dek bilinmeden, kuşku uyandırmadan kalmış; ama
vicdanının öc alıcı cadalozları cezayı çekecek olanın kendisine suçunu
açıklatmıştır.

  Hesiodos, ceza suçun ardından hemen gelir; sözünü düzeltir: Ceza ile
suçun aynı anda, birlikte doğduklarını söyler. Cezasını bekleyenler
onu çekiyor demektir cezayı hak etmiş olan onu bekliyordur. Kötülük
kendisine işkenceler uydurur:

  Malum consilium consultori pessimum (Bir atasözü)

  Kötülüğün beterini kötülük eden görür.

  Nasıl ki arı başkasını sokunca kendisine daha fazla zarar verir çünkü
iğnesi ve gücü elden gider.

  Vitasque in wlnere ponunt (Virgilius)

  Açtıkları yarada canlarını bırakırlar.

  Kuduz böceklerinde, doğanın bir çelişkisi olarak, kendi zehirlerinin
panzehiri de bulunur. Onun gibi insan kötülükten tat alırken
vicdanında tam tersi bir acılık oluşur ve uyurken uyanıkken, türlü
üzücü kuruntularla azap çektirir bize.

  Quippe ubi se multi, per somnia saepe loquentes

  Aut morbo delirantes, procraxe ferantur,

  Et celata diu in medium peccata dedisse. (Lucretius)

  Çünkü çokları uykularında, sayıklamalarında

  Suçlamışlar kendi kendilerini,

  Gizli kalmış cinayetleri çıkmış ortaya.

  Apollodorus düşünde görmüş ki İskitler derisini yüzüyor, kazanda
kaynatıyorlar onu ve bu arada yüreği: Bütün bu kötülüklere ben neden
oldum, diye mırıldanıyormuş. Kötüler hiçbir yerde saklanamaz, der
Epikuros; çünkü ne kadar saklansalar vicdan kendi kendilerini
buldurur onlara.

  Prima est haec ultio, quod se

  Judice nemo nocens absolvitur.   (Juvenalis)
 
  İlk ceza odur ki, hiçbir suçlu

  Kendi yargıçlığından kurtulamaz.

  Vicdan içimize korku saldığı gibi, suçsuzsak rahatlık ve güven verir
bize. Ben kendimden söyleyebilirim ki türlü kötü durumlarda, içimden
geçeni, niyetlerimin temizliğini gizlice kendim bildiğim, düşündüğüm
için daha korkusuz adımlarla yürümüşümdür.

  Conscia mens ut cuique sua est, ita concipit intra Pectore pro facto
spemque metumque suo. (Ovidius)

  Kendi üstüne bildiklerine göre ruhumuz

  Umut ya da korku duyar yaptıklarından.

  Binlerce örnek verebilirim buna; aynı kişiden üç örnek yeter.

  Scipio, Roma halkı önünde ağır bir suçlamaya uğradığı bir gün,
kendisini savunacak ya da yargıçlarına yaranacak yerde şöyle demiş
onlara: Pek yaraşır size, sayesinde dünyayı yargılama yetkisini elde
ettiğiniz bir insanın başını yargılamak.

  Bir başka zaman, bir halk hatibinin, üstüne yağdırdığı suçlamalara
karşılık olarak, kendini hiç savunmadan: Gelin yurttaşlarım, demiş
gidelim, böyle bir günde Kartacalılara karşı bana kazandırdıkları zafer
için tanrılara şükredelim. Böyle diyerek kalkmış tapınağa doğru
yürümeye başlamış. Bütün topluluk, kendisini suçlayanla birlikte
ardından gelmiş.
 
  Petilius, Cato'nun dürtüklemesiyle, ondan Antakya'da harcadığı
paraların hesabını sorunca Scipio bu hesabı vermek üzere senatoya
geliyor ve koltuğunun altında koca bir defter gösteriyor, ne verip ne
aldığının orda yazılı olduğunu söylüyor defter istenince vermiyor:
Verirsem kendimden utanırım, diyor ve senatonun önünde kendi
elleriyle param parça ediyor defteri. Vicdanı rahat olmayan bir insanın
böylesi bir güven gösterişi yapabileceğini sanmam. Yüreği yaratılıştan
öyle büyük, yükseklerde bulunmaya öyle alışmıştı ki, der Titus Livius,
suç işlemeye eli varamaz, suçluluğunu savunma durumuna düşmeyi
kendine yediremezdi.

  İşkenceler tehlikeli bir suç arama yoludur doğruluktan çok sabır
denemesi olabilir. Çünkü acı çekmek niçin daha çok olanı söyletsin de
olmayanı söylemeye zorlamasın? Tersini düşünürsek, kendine yüklenen
suçu işlememiş olan işkencelere dayanacak kadar sabırlı olursa, suçu
işlemiş olan, yaşamak gibi güzel bir ödülü kazanmak için niye aynı sabrı
göstermesin? Öyle sanıyorum ki bu işkence buluşunun temelinde,
vicdanım etkisinden yararlanma düşüncesi vardır. Çünkü suçlunun
suçunu açıklamasında vicdan işkenceye yardım edip diretme gücünü
azaltabilir; ama öbür yandan suçsuzu işkenceye karşı güçlendirir vicdan.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu yol belirsizlikler, tehlikelerle doludur.
Öylesi dayanılmaz acılardan kurtulmak için neler söylemez neler
yapmaz insan?

  Etiam innocentes cogit mentiri dolor (Publius Syrus)

  Acı masuma da yalan söyletir.

  Bundan ötürü, yargıcın masum olarak öldürmemek için işkence
ettirdiği insanı hem masum, hem de işkence görmüş olarak öldürttüğü
olur. Binlerce insan işlemedikleri suçları yüklenip başlarını
vermişlerdir. Bunlar arasına Philotas'ı da koyarım; İskender'in bu
dostuna yüklediği suç ve ettiği işkence de böylesi bir sonuca varmıştı.
Evet, orası öyle ama, diyorlar, yine de bu, insan güçsüzlüğünün
bulabildiği en az kötü yoldur. Bence pek insanlık dışı bir yol, üstelik
de boşuna çaba! Birçok uluslar bu konuda, kendilerine barbar diyen
Yunanlı ve Romalılardan daha az barbardırlar: Onlara göre suç
işlediği henüz kuşkulu bir insana işkence etmek, ötesini berisini
koparmak korkunç, canavarca bir şeydir. Bilgisizseniz ne yapsın
adam? Suçsuz ölmesin diye bir insanı ölümden beter durumlara
sokmakla haksızlığın büyüğünü işlemiş olmuyor musunuz?
Oluyorsunuz elbet; görmüyor musunuz çoklarının o darağacından
beter işkencelerden geçmemek için ölümü göze aldıklarını?
Öldüresiye işkence etmekle ölüm cezasını önceden vermiş ve
uygulamış olmuyor musunuz?

  Şu hikayeyi nerde dinledim bilmiyorum, ama adaletimizin vicdanı
üstüne tam bir düşünce veriyor. Bir köylü kadın, hakseverliğiyle ünlü
bir generale bir askerini şikayet etmiş; bu askerin zorla ufacık
çocuklarının elinden birkaç lokmalık lapayı aldığını; çocuklarına
yedirecek başka hiçbir şeyi kalmadığını, çünkü ordunun çevredeki
bütün köyleri talan ettiğini söylemiş. Ama hiç kanıt yokmuş ortada.
General kadına: İyi bak ve düşün; haksız yere suç yüklüyorsan ceza
görürsün, demiş. Kadın diretince, işin doğrusunu anlamak için askerin
karnını yardırıvermiş. Ve kadın haklı çıkmış. Sorgusu içinde idam
cezası. (Kitap 2, bölüm 5)
 
  KENDİ KENDİSİYLE YETİNME

  Krallar hiçbir şeyimi almazlarsa bana çok şey vermiş olurlar hiçbir
kötülük etmezlerse yeterince iyilik etmiş sayılırlar bana. Bütün
istediğim budur onlardan. Ama nasıl şükrediyorum tanrıya, varımı
yoğumu bana aracısız vermiş, beni yalnız kendisine borçlu kılmış
olduğu için! Nasıl yalvarıyorum ona gece gündüz beni hiçbir zaman,
kimseye karşı ağır bir minnet altına sokmasın diye! Ne mutlu bir
özgürlükle bunca zaman yaşadım: Onunla bitsin ömrüm!
Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak.

  In me omnis spes est mihi. (Terentius)

  Bütün umudum kendimde.

  Bunu başarmak herkesin elindedir; ama ölmeyecek kadar yiyecek
içeceği olanlar daha kolay başarabilirler elbet bunu. Bir başkasına
bağlı yaşamak yürekler acısı ve belalı bir şeydir. Kendimiz ki en iyi,
en emin sığınağımız odur; -kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince.
Kendimi hem yürekçe -asıl iş yürekli olmakta çünkü-, hem varlıkça
öyle hazırlıyorum ki, başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle
yetinmesini bileyim.

  Hippias gereğinde her şeyden sevine sevine elini çekip Musalarla
başbaşa kalabilmek için kendini bilime vermekle kalmadı; ruhunun
kendi kendiyle yetinmesi, dışardan gelecek rahatlıklardan yiğitçe
vazgeçebilmesi için filozof olmakla da kalmadı; büyük bir merakla
yemek pişirmesini, tıraş olmasını, giysilerini, ayakkabılarını, öte
berisini kendi yapmasını da öğrendi ki, kendi yükünü taşıyabildiği
kadar kendi taşısın ve kimsenin yardımına muhtaç olmasın...

  Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun
eğme niteliği vardır. Onun içindir ki Beyazıt I, Timurlenk'in
gönderdiği hediyeleri küfürler ederek geri çevirmiş. Sultan
Süleyman'ın bir Hint İmparatoruna yolladığı hediyeler de öyle
kızdırmış ki adamı, kabaca reddederek bizim adetimiz almak değil
vermektir, demekle kalmamış, hediyeleri getiren elçileri zindana
attırmış. (Kitap 3, bölüm 9)
 
  İYİ AMAÇ UĞRUNA KÖTÜ YOLLAR

  Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve
uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği
bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde,
hükümetlerde de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi
doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin
gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da
olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından
korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız
fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını
kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce
ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere
müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı
çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı
çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de
türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda
ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider
başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim
eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya'yı aldılar, ilk sakinlerini
kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları
zamanında İtalya'ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün
Yunanistan'ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.
Bunlar kendi yurtlarını bırakıp uzak uzak yerlere gittiler; ve dünyada
bu göçlerin sarmadığı bir iki köşe kaldı yalnız. Romalılar
sömürgelerini bu yoldan kuruyorlardı; kendi kentlerinin aşırı ölçüde
şiştiğini görünce az gerekli halkı çıkarıyor, fethettikleri yerlere
yolluyorlardı. Kimi zaman savaşları bile bile kışkırtıp besledikleri de
oldu: Yalnız adamlarını hep tetikte tutmak, bozulmaların anası olan
işsizliğin daha kötü sonuçlarını önlemek için yapmıyorlardı bunu:

  Et patimur longae pacis mala, saevior armis Luxuria incumbit...

  Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz Lüks, kılıçtan beter eziyor
bizi.

  Cumhuriyetlerinden biraz kan alınmasını sağlamak, gençlerinin fazla
ateşlenen kanlarını serinletmek, fazla taşkın büyüyen bu ağacın
dallarını biraz kısaltıp aralamak istiyorlardı. Kartacalılar' a karşı
açtıkları savaşın nedeni buydu...

  Bizim zamanımızda da böyle düşünceler var; içimizde fazla
kaynayan kanı bir komşu ülkeyle yapılacak savaşta akıtmak istiyorlar;
yoksa diyorlar, bedenimizi saran bu ateşli akıtlar başka yere akıtılmadı
mı bizi uzun süre sıtma sıcaklığı içinde tutup sonunda içimizden
çökertirler.
 
  Gerçekten de yabancılarla savaş bir iç savaştan daha tatlı bir beladır;
ama kendi rahatımız için başkalarının  rahatını kaçırmak da öyle
büyük bir haksızlık ki bunu tanrının hoş göreceğini sanmam.
Ne var ki yaratılışımızın cılızlığı yüzünden ister istemez iyi bir amaca
ulaşmak için kötü yollara başvurmak zorunda kalıyoruz. Lykurgos,
gelmiş geçmiş yasa koyucuların en erdemlisi ve en olgunu, halkını
içki düşkünlüğünden korumak amacıyla pek haksız bir yol bulmuş;
köleleri olan Elotlar'a zorla içirtirmiş ki, Ispartalılar adamların şarapla
ne durumlara düştüğünü görüp içki düşkünlüğüne karşı iğrenme
duysunlar. Bundan beteri de var: Eskiden ölümün her türlüsüne
hüküm giyenleri hekimlerin canlı canlı kesip biçmelerine izin
verilirmiş ki, iç organlarımızı doğal halinde görebilsinler. Kötü yola
gitmek gerekirse bunu ruhun sağlığı için yapmak beden sağlığı için
yapmaktan daha bağışlanır bir şey. Romalılar da halkı yiğit
yetiştirmek, tehlikeleri ve ölümü hoş görmeye alıştırmak için o
korkunç oyunlara başvuruyorlardı. Gladyatörler herkesin gözü önünde
savaşıyor, birbirini yaralayıp öldürüyorlardı:

  Quid vesani aliud sibi vult ars Impia ludi

  Quid mortes juvenum, qui sanguine pasta voluptas. (Prudentius)

  Bundan geliyordu o ölüm oyunları, o çılgınlık

  O kanla beslenen zevk.

  Bu gelenek İmparator Teodosius'a kadar sürdü.
Doğrusu halkın eğitimi için yaman bir ibret, verimli bir ders oluyordu
bu: Her gün halkın önünde yüz, ikiyüz, bin çift insan silahlanıp
birbirini param parça ediyordu; hem bu işi öyle sağlam bir yürekle
yapıyorlardı ki ağızlarından acıklı ya da acındırıcı bir söz çıktığı, bir
kez sırtlarını döndükleri; rakiplerinin vuruşundan sakınmak için tek
korkakça hareket yaptıkları bile görülmüyordu: Kılıca boyun uzatıyor,
göğüs geriyorlardı. Birçokları ölesiye yara alınca meydan üzerinde
canvermezden önce halka adam yollayıp ölüşlerini beğenip
beğenmediğini sorduruyordu. Durmadan savaşıp ölmeleri yetmiyor,
bu işi sevinçle yapmaları gerekiyordu; o kadar ki ölüm karşısında
biraz çekingen davrandıkları görülünce yuhalar, lanetler yağıyordu
üstlerine.

  İlk Romalılar bu işte hükümlüleri kullanıyorlardı; ama sonraları
suçsuz köleler de kullanıldı. Bu iş için kendilerini satan özgür
yurttaşlar, senatörler, Romalı Şövalyeler, hatta kadınlar bile oldu. Çok
şaşırdım, inanmazdım da buna, eğer zamanımızdaki savaşlarda
binlerce yabancı insanın kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir kavga
uğruna kanlarını, canlarını sattıklarını görmeseydim. (Kitap 2, bölüm
23)

  KENDİMİZİ İNCELEME

  Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur,
fiziğim de.

  Qua deus hanc mundi temperet arte domum

  Qua venit exoriens, qua deficit unde coactis

  Comibus in plenum menstrua luna redit;

  Unde salo superant venti, quid flamine captet

  Eurus, et it nubes unde perennis aqua.

  Sit ventura dies mundi quae subruat aries. (Propertius)

  Bu dünya evini nasıl yürütür tanrı;

  Ay nasıl yükselir, ufaldıkça ufalır;

  Her ay nasıl bütünlenir dolunay;

  Deniz üstünde niçin bu yeller, Eurus'un getirdiği;

  Nerden gelir bulutları yapan tükenmez su,

  Günü gelip yıkılacaksa dünya.

  Quaerite quos agitat mundi labor. (Lucianus)

  Arayın, siz ki bilmek kaygısındasınız.
     
  Ben bu üniversite içinde kendimi bilgisizce ve kaygısızca dünyanın
genel yasasına bırakıyorum. Bu yasayı içimde duydum mu yeterince
biliyorum sayılır. Benim bilmem, yolunu değiştiremez onun; benim
için değişeceği yok mu yasanın. Bunu ummak delilik, bundan derde
düşmekse daha büyük bir deliliktir çünkü her yerde bir, herkes için
orta malıdır bu yasa.

  Yöneticinin iyiliği ve gücü bizim yönetim işlerine karışmamızı
gerektirmeyecek kadar büyüktür.

  Filozofça soruşturmalar, derin düşünmeler merakımızı beslemeye
yarar yalnızca. Filozoflar zaten pek haklı olarak doğanın kurallarına
uymayı salık verirler bize; ama bu kurallar pek o kadar yüksek bilgiler
istemez. Filozoflar aslında uzaklaştırıyor bu kuralları ve doğanın
yüzünü bize boya olarak gösteriyorlar; bu yüzden de o kadar bir örnek
olan şeyin türlü çeşit bir sürü resimleri çıkıyor ortaya...

  Kendini en yalın sadelikle doğaya bırakmak en akıllıca bırakmaktır.
İyi yapılı bir kafanın dinlenmesi için bilgisizlik ve ilgisizlik ne tatlı, ne
yumuşak, hem de sağlık için ne yararlı bir yastık!

  Cicero'yu iyi anlamaktan çok kendimi iyi anlamak isterdim. Kendi
üzerimde edindiğim görgü, iyi bir öğrenci olsam, beni adam etmeye
yeter de artar bile. Geçirdiği aşırı bir öfkeyi, bu azgınlığın kendisine
nelere götürdüğünü aklında tutan kişi, öfkenin çirkinliğini
Aristoteles'te okuyacaklarından daha iyi görür ve daha haklı bir nefret
duyardı ona karşı. Göze aldığı, savuşturduğu belaları, ne sudan
nedenlerle bir durumdan ötekine geçiverdiğini aklında tutanlar,
gelecek değişikliklere, durumlarını kavramaya hazırlıklı olurlar.
Caesar'ın hayatındaki ibret dersleri bizim hayatımızdakinden daha çok
değildir. İmparatorların olsun, halkın olsun herkesin hayatında bütün
insanlık durumları vardır. Dinlemesini bilelim yalnız: Ne eksiğimiz
olduğunu kendi kendimize hep söylemekteyiz. Bir düşüncesinde kaç
kez aldandığını unutmamış insan ne kadar budala olmalı ki kendi
düşüncesinden kuşku duymasın.

  Herkesin kendi kendini tanıması öğüdü ne kadar önemli olmalı ki
bilim ve ışık tanrısı Apollon, bize diyeceklerinin özeti olarak onu
tapınağının alınlığına yazdırmış. Platon bilgeliğin, bu buyruğu yerine
getirmekten başka bir şey olmadığını söyler. Sokrates de bunu
Xenophanes diyaloğunda inceden inceye doğrular. Her bilimdeki
zorlukları ve karanlık yanı o bilime girenler bilir yalnız. Çükü
bilmediğini bilmek için bir hayli anlayış olmalı insanda: Bir kapının
kapalı olduğunu anlamak için o kapıyı itmek gerekir. (Kitap 1, bölüm
13)

  Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde
bekleyelim. (Kitap 1, bölüm 20)

  RUH VE BEDEN HAZLARI

  Denebilir ki bence, bu dünya zindanında, ne yalnızca ruh, ne de
yalnızca beden sayılabilecek hiçbir şey yoktur insanda: Ve (kimi din
adamlarının ruhlarını kurtarmak için yaptıkları gibi), insan bedenine
işkence etmek günahtır. İnsanın zevk duymasını en azından, acı
çekmesi kadar hoşgörmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak?
Azizler nefislerini körletirken acıların en büyüğünü duyuyorlardı;
bileşik olmaları dolayısıyla beden de katılıyordu elbet bu acıya, hiç de
kendi davası olmadan. Öyle ki bedenin acı çeken ruha yalnızca
katılması, yardım etmesiyle yetinmemişler, ona ayrıca korkunç
eziyetler etmişler ki, ruhla beden yarışırcasına insanın, çetinliği
ölçüsünde kurtarıcı bir azaba soksun!

  Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ruhu beden hazlarından soğutmak,
bir köleyi sevmediği bir işe zorlar gibi onu hiçbir şeyden tat almamaya
alıştırmak haksızlık değil mi? Ruha düşen daha çok zevkleri koruyup
geliştirmek, onlara katılıp karışmaktır yönetim görevi ondadır çünkü.
Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene
tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı
gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin
kendi iştahlarına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi gerektiği
doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek
ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?

  Benim pek öyle soluğumu kesecek tutkularım yoktur. Benim kadar
boş zamanı olmayan başkalarına cimriliğin, yükselme hırsının,
kavgaların, davaların verdiği aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana:
Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı
olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından o biçimsiz, o zavallı surat
asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve
akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umutsuzluktan, bezginlikten
kurtarıp kendi kendisiyle barıştırdı; benim yaşımdakilere işsizliğin ve
kötüleşen sağlık durumunun yüklediği bir sürü sıkıntılı düşüncelerden,
kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni; doğanın ilgilenmez olduğu
kanımı ısıtır, coştururdu; çöküşüne doğru alabildiğine giden bu zavallı
insanın çenesini dik tutturur, sinirlerini biraz gerer, canına dirilik,
tazelik getirirdi. Ama bu mutluluğa yeniden ermenin hiç de kolay
olmadığını iyi bilirim; gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz
daha nazlı, daha titiz oluyor az şey getirebildiğimiz zaman çok şey
bekliyoruz; seçilmeyi en az hakettiğimiz bir yaşta daha çok seçme
hakkı istiyoruz; kendimizi bildiğimiz için de daha az atılgan, daha
kuşkulu oluyoruz; kendimizin ve başkalarının  durumlarını
bildiğimizden, sevileceğimizden emin olamayız. Kendimden utanırım
kanı kaynayan taptaze gençler arasında:

  Cujus in indomito constantior inguine nervus

  Quam noca collibus arbor inhaeret. (Horatius)
 
  Onlar ki kalkar dimdik genç uzuvları

  Tepeye yeni dikilmiş bir fidan gibi.

  Ne işimiz var o sevinç yelleri ortasında bu düşkün halimizle?

  Possint ut juvenes visere fervidi

  Multo non sine risu

  Dilapsam in cineres facem (Horatius)

  Görsün diye mi ateşli gençlik

  Kahkahalarla gülerek

  Bizim küllenen meşalemizi.

  Güç de, akıl da onlardan yana; bırakalım meydanı gençlere;
yarışamayız onlarla.

  O yeşeren güzellik bu hantal ellere gelmez, kaba yollarla kazanılmaz.
Çünkü, ne demiş bir eski filozof, ardına düştüğü bir körpeden yüz
görmeyişiyle alay eden birisine: Dostum peynirin bu kadar tazesini
olta ısırmıyor!

  Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri
insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda
aldığını parayla ödemek zorundadır. (Kitap 3, bölüm 5)
 
  DOĞAYA UYMA

  Adetlerimizde, alışkanlıklarımızda, davranışlarımızda her türlü
gariplik ve aykırılıklardan kaçınmalıyız; bunlar insanı başkalarından
ayıran, insanlıktan çıkaran şeylerdir. İskender'in saray nazın
Demophonos güneşte titrer, gölgede terlermiş; böyle bir yaratılışa kim
sinirlenmez? Ben öylelerini gördüm ki, elma kokusuna Azraili
yeğlerler, fare dediniz mi ödleri kopar; kaymak gördüler mi mideleri
bulanır. Germanicus horoz görmeye, horoz sesi işitmeye
dayanamazmış. Bu gariplikler insanın içindeki gizli bir dertten
doğabilir; ama, erkenden çaresine bakılırsa, bunların önüne geçilebilir
sanırım. Ben, kendi hesabıma, bunlardan, gördüğüm eğitim yoluyla
kurtuldum; ama bu iş pek kolay olmadı. Şimdi, biradan başka, her
türlü yiyecek içeceğe iştahım açıktır. Vücut daha kıvrakken, bütün
alışkanlıklara, gereklere göre eğilip bükülmektedir. Bir delikanlı,
iştahının ve iradesinin dizginlerini tutabilmek koşuluyla, bırakın her
ulustan, her çeşitten insanlar ve ahbaplarla düşsün kalksın; hatta,
gerekirse, taşkınlık, serserilik de etsin; herkes gibi yetişsin, her şeyi
yapabilsin, ama yalnız iyi şeyleri severek yapsın. Kallisthenes'in,
Büyük İskender kadar içmeye razı olmayıp bu yüzden kralın
gözünden düşmesini filozoflar bile iyi görmemişlerdir. İnsan kralı
ile gülüp eğlenmeli, cümbüş etmeli. Hatta ben bir delikanlının
cümbüşlerde arkadaşlarından daha canlı, daha dayanıklı olmasını
isterim. İnsan kötü şeyleri, bilmediği, beceremediği için değil, canı
istemediği için yapmamalı.

  Multum interest utnım peccare aliquis nolit aut nesciat. (Seneka)

  Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır.

  Fransa'da her türlü taşkınlıktan uzak kalmış bir baya, kibar bir
mecliste: Kral'ın Almanya'daki işlerini görürken, kaç kez sarhoş
olmak zorunda kaldınız? diye sordum; bunu iltifat olsun diye
sormuştum, o da öyle aldı ve üç defa sarhoş olduğunu söyleyerek
üçünün de hikâyesini anlattı. İçki içmemek yüzünden Alınanlar
arasında çok sıkıntı çekmiş olanları bilirim. Alkibiades'in bulunmaz
yaratılışına hayran olduğumu çok kez söylemişimdir. Alkibiades hiç
sağlığı bozulmadan her türlü hayata kolayca girer, çıkar gün olur
İranlılar'dan daha süslü, daha görkemli, gün olur
Lakedemonyalılar'dan daha içine kapalı, daha tok gözlüdür Isparta'da
her zevke perhiz, İonia'da her zevke düşkündür.

  Omnis Aristippum decuit color, et status, et res. (Horatius)

  Aristippos'a her kılık, her baht yakışır. (Kitap 1, bölüm 26)
 
  İNSAN AKLI

  Belki öteki varlıklarda görüldüğü gibi, insanlar için de doğal yasalar
vardır; ama bizde kaybolup gitmiştir; çünkü şu mübarek insan aklı her
yere karışıp düzen vermeye, komuta etmeye kalkmış, dünyanın
yüzünü kendi büyük iddiaları, kararsız görüşleriyle bulandırmış,
karmakarışık etmiş.

  Nihil itaque amplius nostrum est quod nostrum dico artis est. (Cicero)

  Gerçekten bizim olan hiçbir şey kalmamıştır; bizim dediğimiz,
yapma bir şeydir.

  İnsanlar her şeyi başka başka gözler, başka başka düşüncelerle
görürler: Düşünce ayrılıklarının asıl nedeni budur. Aynı şeyin bir ulus
bir yüzüne, bir ulus başka bir yüzüne bakar ve o yüzünde durur.
Bir insanın babasını yemesinden daha korkunç bir şey düşünülemez;
ama eskiden bazı kavimlerde bu adet varmış, hem de bunu saygı ve
sevgilerinden yaparlarmış; isterlermiş ki ölü böylelikle en uygun, en
onurlu bir mezara gömülsün; vücutları ve anıları içlerine, ta iliklerine
yerleşsin; babaları sindirme ve özümleme yoluyla kendi diri
bedenlerine karışıp yeniden yaşasın. Böyle bir boşinancı iliklerinde ve
damarlarında taşıyan insanlar için, anasını babasını topraklarda
çürütüp kurtlara yedirmenin en korkunç günahlardan biri sayılacağını
kestirmek zor değildir.

  Lykurgos hırsızlığa bir taraftan bakmış; komşusunun malını
habersizce aşıran bir adamın gösterdiği çevikliğe, çabukluğa, cüret ve
ustalığa değer vermiş; herkesin kendi malını daha iyi korumaya
çalışması da ulus için hayırlı olur diye düşünmüş; hem saldırmayı,
hem korunmayı öğreten bu iki tarafın eğitimi askerlik bakımından
yararlı görmüş; ulusuna vermek istediği başlıca bilgi ve değer de
askerlik olduğu için, başkasının malını çalmaktan doğacak olan
karışıklıkları, haksızlıkları hesaba katmamış.

  Kral Dionysios, Platon'a, İran işi, uzun, damalı ve kokulu bir elbise
hediye etmiş. Platon: Ben erkeğim; kadın elbisesi giymek istemem,
diyerek almamış; ama Aristippos almış ve demiş ki: İnsan ne giyerse
giysin, erkekse yine de erkektir... Yine Dionysios Aristippos'un
yüzüne tükürmüş: Aristippos aldırmamış. Dostları bu küçüklüğünü
yüzüne vurduğu zaman, onlara: Ne olur? demiş, balıkçılar da ufacık
bir balık tutmak için tepeden tırnağa deniz suyu ile ıslanmaya pekala
katlanıyorlar. Diogenes lahanalarını yıkarken, yanından geçen
Aristippos'a: «Lahana ile yaşamasını bilseydin, bir zalime dalkavukluk
etmezdin» demiş, o da ona: «İnsanlar arasında yaşamayı bilseydin,
böyle lahana yıkamazdın, diye cevap vermiş. Bakın akıl ayrı ayrı
görüşleri insana nasıl kabul ettiriyor. İki kulplu bir çömlek, ister
sağından tut, ister solundan.

  Bellum, o terra hospita, portas;

  Bello armatur equi, bellum haec armento minantur.

  Sed tamen iidem olim curru succedere sueti

  Quadrupedes, et frena jugo concordia ferre;

  Spes est pacis. (Virgilius)

  Bana mesken olan toprak,

  Sende savaş belirtileri var.

  Savaşa hazırlanıyor bu sürüler, bu atlar.

  Ama biz bunların sabana koşulduğunu da gördük

  Aynı boyundurukta yürüdüklerini de;

  Barış umudumuz yok olmuş değil yine.

  Solon'a oğlunun ölümünde, güçsüz ve yararsız gözyaşları dökmenin
doğru olmadığını söylemişler; Güçsüz ve yararsız oldukları için
dökülmeleri daha iyi ya! demiş. Sokrates'in karısı: Ah! bu insafsız
yargıçlar! seni haksız yere öldürüyorlar diye ağlayıp sızlanırken,
Sokrates: Ya haklı olarak öldürseler daha mı iyi olurdu? demiş.
Biz kulaklarımızı süs için deleriz; Yunanlılarda ise bu, kölelik
belirtisiydi. Biz karılarımızla gizli gizli sevişiriz; Amerika yerlileriyse
bu işi uluorta yaparlarmış. İskitler yabancıları tapınaklarında kesip
kurban ederlermiş; başka kavimlerde ise tapınağa girene dokunulmaz.

  Inde forur vulgi, quod numina vicinorum

  Odit quisque locus, cum solos credat habendos

  Esse deos quos ipse colit. (Juvenalis)

  Böyle azgınlıkları  vardır halkın;

  Her ülke nefret eder komşusunun tanrılarından

  Ve inanır gerçekliğine yalnız kendi tanrılarının. (Kitap 2, bölüm 12)
 
  CİNSEL YANIMIZ

  Tanrılar, der Platon, bize buyruk dinlemez ve zorba bir organ
vermişler. Azgın bir hayvan gibidir bu organ, amansız iştahıyla her
şeyi kendine kul etmeye kalkışır. Kadınlarda da öyle obur, doymak
bilmez bir hayvandır o; zamanında yiyeceği verilmezse deliye döner,
beklemek bilmez, bedenlerini kudurtur, damarlarını tıkar, soluklarını
keser, türlü dertlere yol açar, ta ki ortak arzunun meyvesini içlerine
çeksinler, rahimlerinin dibi bol bol sulanmış, tohumlanmış olsun.

  Yasa koyucularımız bunu böylece bilip ona göre gereğini
düşünmelidirler: Cinsel gerçeğin erkenden öğretilmesi daha iffetli ve
daha verimli olmasını sağlar, yoksa herkes onu hayal gücünün keyfine
ve ateşine göre bulmaya kalkar. Kimi kadınlar, arzu ve umut peşinde,
gerçeğin yerine ondan kat kat daha acayip, olmayacak şeyler koyarlar.
Platon bunları düşünmemiş midir kadın erkek, yaşlı genç her kesin
cimnastik yaparken birbirini çıplak görmesini isterken? Erkekleri hep
çıplak gören Kızılderili kadınlar hiç olmazsa göz duygularını
soğutmuş oluyorlar. Büyük Peru Krallığında kadınlar bellerinden
aşağısına önü yırtmaçlı bir kumaş sararlar; öyle dardır ki bu etek, ne
kadar edepli olmak da isteseler, her adım atışlarında edep yerleri
gözükür. Gerçi kadınların bunu erkekleri kendilerine çekmek için
yaptıklarını, çünkü o ülkede erkeklerin kendi cinslerine düşkün
olduğunu söylerler; ama şu da denebilir ki, bunu yapmakla
kaybettikleri kazandıklarından fazladır, çünkü tam bir açlık, hiç
değilse gözle doyurulan bir açlıktan daha zorludur. Livia da der ki,
namuslu bir kadın için çıplak bir erkek bir resimden fazla bir şey
değildir. Lakedemonyalı kadınlar, ki evliyken bizim kızlarımızdan
daha bakireydiler, her gün şehirlerinin delikanlılarını çıplak güreşir,
yarışırken görüyorlardı; kendileri de yürürken bacaklarını kapamaya
pek önem vermiyorlardı; çünkü, Platon'un dediği gibi namusları, uzun
eteksiz, yeterince örtüyordu onları. Ama Augustinus'un sözünü ettiği
birtakım adamlar çıplaklığı öyle akıl dışı bir baştan çıkarma gücü
olarak görmüşler ki, kadınların mahşer günü kendi cinsellikleriyle mi,
yoksa, o kutsal ülkede bizi baştan çıkarmamak için, erkek olarak mı
dirileceklerinden kuşkuya düşmüşler!

  Kadınları türlü yollardan aldatıp azdırıyoruz, kısacası. Durmadan
hayallerini coşturuyor, dürtüklüyoruz, sonra da dişiliklerine lanet
okuyoruz. Doğrusunu söyleyelim: Biz erkeklerin hemen hepsi kendi
günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar,
kendi vicdanından çok karısının vicdanı üstüne titrer (Aman ne
fedakarlık!); tek karısı ondan daha iffetli kalsın da hırsız olmaya,
yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine, aforoz edilmesine
razıdır herkes...

  Kötülükleri ne haksızca değerlendirmek bu! Kadınlar da biz de cinsel
taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı binbir ahlaksızlığa
düşebiliriz; ama kötülükleri doğaya göre değil kendi çıkarımıza göre
ölçüyoruz, bu yüzden de tutarsız türlü biçimler alıyor kötülükler.
Ahlak kurallarımızın sertliği kadınların cinsel düşkünlüğünü doğal
niteliğini aşan daha azgın, daha sapık bir hale getiriyor ve böylece
düşkünlüğün sonuçları nedenlerinden daha kötü oluyor. Bilinem
Caesar'ın, İskender'in kazandıkları savaşlar daha mı çetin olmuştur
genç ve güzel bir kadının, bizim gibi beslenen, gün ışığına, dünyaya
açılan, bunca ters örnekler gördükçe gören, durmadan azgın
saldırılara uğrayan bir kadının iffetini savunmasından! Hiçbir
kuşatma bu dayatmadan daha netameli, daha çetin olamaz. Ömür
boyunca zırh taşımak bir bakirelik perdesini taşımaktan daha kolaydır
ve bakireliğini tanrıya adamak fedakarlıkların en zoru olduğu için en
yücesi sayılır. Diaboli virtus in lumbust est, şeytanın gücü beldedir,
der Ermiş Hieronimus. (Kitap 3, bölüm 5)

  İNSANIN DURUMU

  Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok
zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki söylemeye zor
varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var? Her an sendeleyip
düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka
adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da
güzelse kötü kişi değilim: Ama bir nasır canımı yakmaya görsün, asık
suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü
bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa;
aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir
başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın
üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü
duygu. Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir
haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken
bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, oldukça coştuğum bir
yer bugün bir şey demez olmuş bana: Eviririm, çeviririm, orasını
burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık
benim için.
 
  Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum düşündüğüm
şeyleri bulamam. Burada ne demek istemişim acaba derim;
değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine ondan değersiz
bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim:
Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni; bir o yana, bir bu yana
yalpalıyor, gelişigüzel:

  . . . Velut minuta magno

  Deprensa navis in mari vesaniente vento. (Catullus)

  . . . Hafif bir tekne gibi

  Azgın fırtınanın denizde bastırdığı.

  Çok kez başıma gelmiştir: Oyun olsun diye kendi düşüncemin tam
tersini savunayım derken kafam o tarafa öylesine kendini vermiş,
bağlanmıştır ki, kendi düşüncemi yersiz bulmaya başlayıp
bırakmışımdır. Eğildiğim yere sürükleniveriyorum: Ağırlığım beni
ondan yana düşürüyormuş gibi.

  Kendi içine bakan herkes de bunları söyleyebilir, aşağı yukarı.
Kürsüde konuşanlar bilir: Konuşurken duydukları heyecan onları
inanmadıkları şeye inandırır. Soğukkanlı, sakin zamanımızda hiç de
bağlı olmadığımız bir düşünceyi öfkeli anlarımızda nasıl benimser, ne
candan, ne taşkınca savunuruz. Bir avukata davanızı anlatın yalnızca:
Size ikircikli, kararsız laflar eder: Bakarsanız bu adam sizin hakkınızı
da savunabilir, karşı tarafın da. Ama bol para verin, davanıza bir
tutulsun, sizi kazandırmak o zaman nasıl aklı da, bilgisi de sizden
yana olur, hem de ne coşkunlukla. Kafasında birdenbire doğrunun
şimşeği akmış, yepyeni istesin: Bakın bir ışıkla aydınlanmış, davanıza
gerçekten inanmış, bağlanmıştır. Öyleleri vardır ki, dostları arasında
serbestçe düşünürken kıllarını kıpırdatmayan bir düşünce uğruna,
mahkemede, yargıcın sertliğine içerleyerek, inada kapılarak, ya da
şöhretlerini yitirmek korkusuyla ateş alev kesilirler. (Kitap 2, bölüm
12)

  ÖZGÜRLÜK ÜSTÜNE

  Özgürlüğe öyle düşkünüm ki, koca Hindistan'ın bir köşesini bana
yasak etseler dünyanın tadı kaçar neredeyse. Hiçbir yerde saklı, eli
kolu bağlı yaşamak da istemem, orada pineklemektense alır başımı
havası, toprağı bana açık bir yere giderim. Hey Allahım! çekilir şey
midir ülkenin bir bucağına çivilenip kalmak? Niceleri, yasalarımıza
aykırılık ettiler diye kentlere, alanlara herkesin gidip geldiği yollara
uğrayamadan yaşayabiliyorlar. Benim hizmet ettiğim yasalar küçük
parmağımı bile köle etmeye kalksalar, nereye olsa gider başka yasalar
arardım. (Kitap 3, bölüm 13)

  Cimrilik bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür. (Kitap 1, bölüm
14)

  MUTLULUK

  Büyük İskender'in dalkavukları onu, Zeus'un oğlu olduğuna
inandırmışlar. Bir gün yaralanıp da yarasından kan aktığını görünce:
Buna ne diyeceksiniz, bakalım? demiş; kıpkızıl, mis gibi insan kanı
değil mi bu? Homeros'un destanlarında tanrıların yarasından akan kan
hiç de böyle değildir. Şair Hermodoros, Antigonos'u öven şiirlerinde,
ona güneşin oğlu diyormuş. Antigonos: Oturağımı döken adam benim
güneşin oğlu olmadığımı çok iyi bilir, demiş. İnsan her yerde hep o
insandır; ve bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını
giyse yine çıplak kalır.

  Puellae Hunc rapiant

  Quicquid calcaverit hiç, rosa fiat. (Persius)

  Kızlar alsa çevresini

  Güller bitse bastığı yerde.

  Ruhu kaba ve duygusuz olan için, bütün bunlar neye yarar? İnsanın
sağlığı ve düşüncesi yerinde değilse, hazdan, mutluluktan da bir şey
anlamaz.

  Heac perinde sunt, ut illius animus qui ea possidet

  Qui uti scit, ei bona, illi qui non utitur recte, mala. (Terentius)

  Sahibine göre değişir bir şeyin değeri

  Zarar görürse kötüdür, yarar görürse iyi.

  Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh
gerekir. Bizi mutlu eden, bir şeyin sahibi olmak değil, tadına
varmaktır.

  Non domus et fundus, non aeris acervus et auri

  Aegrosto domini deduxit corpore febres,

  Non animo curas: valea possesor oportet,

  Qui comportatis rebus bene coqitat uti.

  Qui cupit aut metuit, ivuat illum sic domus aut res,

  Ut lippum pictae tabulae, formenta podagram.  (Horatius)

  Ev, mal, mülk, yığınla tunç ve altın;

  Yarasına merhem olmaz

  Vücudunda, ruhunda dert olan adamın.

  Eldeki nimetleri tadabilmesi için

  Keyfi yerinde olmalı insanın.

  Ev bark neye yarar dertli, korkulu olana

  Gözleri çipilli olan ne yapsın tabloyu,

  Damlalı hasta neden gitsin hamama?

  Nasıl dili pas tutmuş bir adam Yunan şarabının tadından bir şey
anlamazsa, nasıl bir at üzerindeki zengin koşumların farkında
olmazsa, vurdumduymaz, zevksiz bir ahmak da içinde yaşadığı
nimetlerin tadına varamaz. Platon da der ki: Sağlık, güzellik, güç,
zenginlik ve bütün bu iyi dediğimiz şeyler insanın doğrusuna ne kadar
yaraşırsa, eğrisine de o kadar yaraşmaz; kötü dediğimiz şeyler de
tersine.

  Ruhta ve bedende rahatlık olmadıkça, döşek rahat olmuş neye yarar?
Vücudumuza bir iğne, ruhumuza bir dert girdi mi, dünyalar bizim de
olsa rahatımız kaçar. Kum sancıları bir başladı mı, insan ne kadar
devletli, haşmetli de olsa, tacını, tahtını, saraylarını unutmaz mı?

  Totus et argento coMlatus, totus et auro. (Tibullus)

  Altına, gümüşe gömülü de olsa.

  Bir kral öfkelendiği zaman, krallığı onu kızarmaktan, sararmaktan,
deli gibi dişlerini gıcırdatmaktan koruyabilir mi? Kral, kafalı ve iyi
yaratılışlı bir adamsa mutluluğuna krallığının kattığı şey pek azdır:

  Si ventri bene, si lateri est pedibusque tuis, nil

  Divitiae poterunt regales addere maius. (Horatius)

  Miden iyi, ciğerlerin ayakların sağlamsa

  Kralların hazineleri, daha fazla mutlu edemez seni.
 
  Tacın tahtın yalancı, aldatıcı şeyler olduğunu görür; hatta belki de
kral Seleukos gibi düşünerek der ki: Hükümdar asasının ne kadar ağır
olduğunu bilen, onu yolda bulsa, elini sürmez, geçer. Seleukos
bununla, iyi bir krala düşen ödevlerin ne büyük, ne ezici olduğunu
söylemek istiyordu. Gerçekten, başkalarını düzene sokmak az iş
değildir kendi kendimize düzen vermenin ne kadar güç olduğunu
biliriz. İnsanlara komuta etmek pek rahat bir iş gibi görünür ama ben
kendi hesabıma, insan kafasının ne kadar güçsüz, yeni ve belirsiz
şeyler arasında doğruyu bulmanın ne kadar güç olduğunu gördükten
sonra şu kanıya vardım ki, başkalarının ardından gitmek önde
gitmekten çok daha kolay, çok daha hoştur. Çizilmiş bir yolda
yürümek ve yalnız kendi hayatından sorumlu olmak ruh için büyük bir
rahatlıktır.

  Ut satius multo iam sit parere quietum,

  Quam regere imperio res velle. (Lucretius)

  Öyleyse sessizce boyun eğmek

  Devletin dümenini tutmaktan iyidir.

  Kaldı ki, Keyhusrev'in dediği gibi, insanın komuta etmeye hakkı
olması için komuta ettiklerinden daha değerli olması gerekir.
Ama Ksenophanes'in anlattığına göre, kral Hieron daha ileri giderek
diyor ki: Krallar beden hazlarını bile herkes kadar tadabilecek halde
değildirler, çünkü rahatlık ve kolaylık onlara bu hazlardan bizim
duyduğumuz acıyla karışık tadı, mayhoşluğu tattırmaz.

  Pinguis amor nimiumque potens, in taedia nobis

  Vertitur, et stomacho dulcis ut esca nocet. (Ovidius)

  Fazla yüz bulan, her dediğini yaptıran aşk bezginlik verir;

  İyi bir yemeği fazla kaçırmak da mideyi bozar.

  Bolluk kadar insanı sıkan, usandıran şey yoktur. Karşısında üç yüz
kadını birden buyruğuna hazır gören bir adamda istek mi kalır? Büyük
Sultan'ın (Osmanlı padişahı; belki Kanuni Sultan Süleyman.) sarayında
öyle imiş. Onun atalarından biri de ava giderken beraberinde en az yedi
bin şahinci götürürmüş; böyle bir avın anlamı ve tadı acaba neresinde
idi? (Kitap 1, bölüm 42)
 
  ÖLÜM

  Mademki ölümün ününe geçilemez, ne zaman gelirse gelsin.
Sokrates'e: Otuz Zalimler seni ölüme mahkum ettiler, dedikleri
zaman: Doğa da onları! demiş.

  Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!
Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de
her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye
ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm
başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet
çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

  Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup
biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm
uzun ömürle kısa ömür arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar
için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları
üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu
hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen
yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını
hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında,
dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların
ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür...
Doğa bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: «Bu dünyaya nasıl
geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken
duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın.
Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir.

  Inter se mortales mutua viviunt

  Et quasi oursores vitae lampada tradunt. (Lucretius)

  İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini

  Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.

  Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten
ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?

  Sizin hatırınız için evrenin bu güzel düzenini değiştirecek değilim
ya? Ölmek, yaratılışınızın koşuludur ölüm sizin mayanızdadır: Ondan
kaçmak, kendi kendinizden kaçmaktır. Sizin bu tadını çıkardığınız
varlıkta hayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyaya geldiğiniz gün
bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarsınız.
 
  Prima, Quae vkam dedit, hora carpsit. (Seneka)

  Bize verdiği hayatı kemirmeye başlar ilk saatimiz.

  Nascentes morimur, finisque ab origine pendet. (Manllius)

  Doğumla ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur:

  Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır.

  Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken
ölümün de içindesiniz; çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış
oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz: Hayattan sonra
ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana
ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can
yakıcıdır.

  Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle
güle gidin.

  Cur non ut plenus vitae conviva recedis?

  Cur amplius addere quaeris

  Rursum quod pereat male, et ingratum occidat omne. (Lucretius)
 
  Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp
gidemiyorsun?

  Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip
gidecek başka günler katmak istiyorsun?

  Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan
sizsiniz.

  Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün
günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın
gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu
düzendir.

  Non alium videre patres:

  Aliumve nepotes Aspicient. (Lucretius)


  Babalarınız başka türlüsünü görmedi.

  Torunlarınız başka türlüsünü görmeyecek.

  Benim komedyam, bütün perdeleri ve sahneleriyle, nihayet bir yılda
oynanır, biter. Dört mevsiminin nasıl geçtiğine bir bakarsanız,
dünyanın çocukluğunu, gençliğini, olgunluğunu ve yaşlılığını onlarda
görürsünüz. Dünyanın oyunu bu kadardır. Mevsimler bitti mi, yeniden
başlamaktan başka bir marifet gösteremez. Bu hep böyle gelmiş, böyle
gidecek.

  Versamur ibidem atque insumus usque. (Lucretius)

  İnsan kendini saran çemberin içinde döner durur.
 
  Atque in se sua per vestigia volvitur annus. (Virgilius)

  Yıl hep kendi izleri üstünde dolanır.

  Dünyayı size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin.
Hep eşit oluşunuz benim adaletimin esasıdır. Herkesin bağlı olduğu
koşullara bağlı olmaktan kim yerinebilir? Hem sonra, ne kadar
yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı değiştiremezsiniz:
Ölümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o korktuğunuz
mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız.

  Licet, quod vis vivendo vincere secla,

  Mors aeterna tamen nihlominus illa manebit. (Lucretius)

  Kaç yüzyıl yaşarsanız yaşayın,

  Ölüm yine sonsuz olacaktır.

  Zaten ben sizi öyle bir hale koyacağım ki, artık hiçbir acı
duymayacaksınız.

  In vera nescis nullum fore morto alium te.

  Qui possit vivus tibi te i;agere peremptum, stansque
jacentem. (Lucretius)
 
  Bilmiyor musunuz ki; öldükten sonra başka bir benliğiniz sağ kalıp
sizin ölümünüze yanmayacak, ölünüzün başucunda durup
ağlamayacak?

  Bu doymadığınız hayatı artık aramaz olacaksınız:

  Nec sibi enim quisquam tum se vitamque requirit.

  Nec desiderium nostri nos afficit ullum. (Lucretius)


  O zaman ne hayatı ararız; ne de kendimizi;

  Varlığımızdan hiçbir şeye özlemimiz kalmaz.

  Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir
şeydir denebilirdi:

  Mufto mortem minus ad nos esse putandum

  Si minus esse potest quam quod nihil esse videmus. (Lucretius)

  Ölüm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü
hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.

  Hiç kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan
zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey
yitirmiş olmuyorsunuz.

  Respice enim quam nil ad nos ante acta vetutas

  Temporis aeterni fuerit. (Lucretius)

  Bizden önce geçmiş zamanları düşün

  Bizim için onlar yokmuş gibidir.

  Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun
yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var
ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya
yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır. Her gün
gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı sanıyorsunuz?
Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz yere
gitmiyor mu?

  Omnia te vita perfuncta sequentur. (Lucretius)

  Ömrün bitince, her şey de seninle yok olacak.

  Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte
yaşlanmayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan,
binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu?
 
  Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların
ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin
ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz,
başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık!
Niçin benden ve kaderken yakınıyorsunuz? Size kötülük mü ediyorum
ben? Siz mi beni yöneteceksiniz, ben mi sizi? Öldüğünüz zaman
yaşınızı doldurmamış da olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz.
İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir insandır. İnsanların ne kendileri ne
de hayatları arşınla ölçülemez. Khiron, babası Saturnus'tan, zaman ve
süre tanrısından, ölümsüzlüğün koşullarını öğrenince ölümsüz olmak
istememiş. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir düşünün.

  Ölüm olmasaydı sizi ondan yoksun ettim diye bana lanet edecektiniz.
Hayatınıza, mahsus biraz acılık kattım; ne hayattan ne de ölümden
kaçmaksızın benim istediğim bir ölçüyle yaşayabilmeniz için hayata
ve ölüme tatlı ile acı arasında bir kıvam verdim.

  İlk bilgeniz olan Thales'e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim.
Birisi ona: Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun? diye sormuş, o da:
İkisi bir de onun için, diye cevap vermiş.

  Su, hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem
yaşamanıza hem ölmenize yol açarlar. Son gününüzden niçin bu kadar
korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerinizden daha fazla
bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir son adımda
yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme gider son gün
varır.»

  İşte doğa anamızın bize verdiği güzel öğütler... Çok kez
düşünmüşümdür: Acaba niçin savaşlarda kendi ölümümüz de,
başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden çok daha az
korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla
dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve
yoksul insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle
sanıyorum ki bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla,
asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur... Çocuklar
sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar. Biz de öyle.
İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız. (Kitap 1,
bölüm XX)

  YAŞAYAN ÖLÜLER

  Bir yasa vardır, hükümdarların gördükleri işlerin ölümlerinden sonra
yargılanmasını ister; ölülerle ilgili yasalar arasında bana en sağlam
görünenlerden biri budur. Hükümdar yasaların sahibi değilse bile yol
arkadaşıdır. Adaletin, sağken kendisine vurmadığı yumruğu ününe ve
mirasçılarına kalan servete vurması haklıdır. Ün ve mal çok kez
hayattan üstün tutulan şeylerdir. Bu yasayı töre haline sokmuş olan
uluslar yararını görmüşlerdir. Kötü krallarla bir arada anılmak
istemeyen bütün iyi krallar da bu yasadan hoşnutturlar. Bütün kralların
buyruğunu dinlemek boynumuzun borcudur; çünkü gördükleri iş
gereği bunu bizden istemeye hakları vardır ama saygı ve sevgimizi
ancak değerleriyle kazanabilirler. Toplumun düzeni bozulmasın diye
sabredelim, kusurlarını saklamak küçüklüğüne katlanalım; zararlı
olmayan işlerde, bize düşen yardımı edelim; bunu anlarım. Ama
ödevimiz bitince, adalet ve özgürlük adına, gerçek duygularımızı
anlatmalıyız; kusurlarını çok iyi bildiğimiz bir krala dürüst vatandaş
olarak, nasıl bağlı kaldığımızı göstermeliyiz. Bunu yapmazsak,
gelecek kuşakları çok yararlı bir dersten yoksun etmiş oluruz. Kötü bir
kralı, bize iyilik ettiği için hayırla anarsak, büyük bir doğruluğun
zararına küçük bir doğruluğa hizmet etmiş oluruz. Titus Livius'un
dediği doğrudur: Kralların ekmeğini yemiş olanlar, onları hep ölçüsüz
övgülerle anarlar her biri kendi kralını göklere çıkarır, en büyük
değerleri onda görür...

  Toplum düzenleri o kadar sağlam olan Lakedemonyalılar'ın pek
yapmacık bir törenleri vardır, hiç hoşuma gitmez. Kralların ölümünde
halk her tarafta, kadın erkek karmakarışık, alınlarını kanatır, bağıra
çağıra ağlaşır, ölen kralın, kralların en iyisi olduğunu söylermiş. Her
şeyi kurcalayan Aristoteles, Solon'un: Kimseye ölümünden önce
mutlu denemez, sözü üzerinde duruyor ve iyi yaşamış iyi ölmüş insan,
adı kötüye çıkarsa, çoluğu çocuğu yoksulluğa düşerse, mutlu
sayılabilir mi diye soruyor. Yaşadığımız sürece gönlümüzün istediğini
yapabiliyoruz; ama hayattan ayrılınca artık kendimizle hiçbir
ilişiğimiz kalmıyor. Solon'a şöyle demek daha doğru olurdu: Mademki
insan ancak öldükten sonra mutlu sayılabilir, öyleyse hiçbir zaman
mutlu olamaz.

  Bertrand du Glesquin, Rancon şatosunu kuşattığı sırada ölmüş.
Şatodakiler, teslim olunca, şatonun anahtarlarını Bernand du
Glesquin'in cesedi üstüne koymaya zorlanmışlar.

  Venedik ordusunun komutanı Berthelemy savaşta ölünce cesedini
Venedik'e götürmek için düşmandan Verona topraklarından geçme
iznini istemeyi düşünmüşler; ama Theodore Trivolce buna razı
olmamış; Verona'dan cesedi savaşarak zorla geçirmiş; «Hayatında
düşmandan hiç korkmamış bir adamın ölü iken korkar gibi görünmesi
doğru olmaz, demiş.

  Eski Yunan yasalarına göre de düşmandan bir ölüyü gömmek için
geri istemek zaferden vazgeçmek olur, o zaferle artık övünülemezmiş.
Bu işte kazanan yalnız cesedi istenen adam olurmuş. Korinthoslular'ı
apaçık yenmiş olan Nikias, zaferi bu yüzden yitiriyor. Agesilaos da
tersine Beotia'lılara karşı zor kazanabileceği bir zaferi bu yüzden
kazanıveriyor.

  Bu adetler bize garip görünüyor ama insanlar her çağda, kendilerini
hayatın ötesinde de düşünmekten geri kalmamışlar, hatta Tanrı
yardımının kendilerinden kalacak parçalara bile inmeye devam
edeceğine inanmışlardır ki uzun boylu anlatmaya gerek görmüyorum.
İngiltere kralı Edward, İskoçya kralı Robert'le giriştiği savaşlarda
kendi bulundukça işlerin hep iyi gittiğini, savaşın mutlaka
kazanıldığını denemiş. Ölürken oğluna törenle yemin ett
Logged
MeLeKYaRiM

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #2 : 29 Nisan 2008, 22:48:52 »

Quaereris quo jaceas post abitum loco?

  Quo non nata jacent. (Seneka)
 
  Ölünce nereye mi gideceksin?

  Doğmayanların yanına.

  Neque sepulchrum quod recipiat portum corporis

  Ubi, remissa humana vita, corpus requiescat, a malis. (Ennfus)

  Ne mezar, ne rahat bir liman, ki dinlensin orada,

  Yaşamaktan yorulmuş insanın bedeni.

  Doğada da buna benzer bir durum görülüyor: Birçok ölü nesneler
hayata gizliden gizliye bağlı kalıyor. Mahzendeki şarap mevsimlere
göre asma ile birlikte bazı değişmelere uğruyor. Tuzlanmış av
etlerinin, canlı et gibi durumdan duruma geçtiğini, tat değiştirdiğini
söylerler. (Kitap 1, bölüm 3)
 
  KÖKLEŞEN YANILMALAR

  Bir kişinin yanılması bütün halkın yanılmasına yol açar, bütün halkın
yanılması da sonradan teklerin yanılmasına. Böylece yanlışlık elden
ele geliştikçe gelişir, biçimden biçime girer; o kadar ki işin en
uzağındaki tanık, en yakınındakinden daha çok şeyler bilir; olayı son
öğrenen ilk öğrenenden daha inançlı olur. Bunda da şaşılacak bir şey
yok; çünkü insan bir şeye inandı mı ona başkasını da inandırmayı bir
borç sayar, kolay inandırmak için de anlattığına dilediği gibi çeki
düzen vermekten, bir şeyler katmaktan çekinmez: Karşısındakinin
karşı koyma gücünü kırmak, onun kafasının alabileceğini sandığı gibi
konuşmak ister. (Kitap 2, bölüm 14)

  Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir. (Kitap
1, bölüm 14)
 
  İNSAN ÖMRÜ

  İnsan ömrünün uzunluk, kısalık ölçülerine akıl erdiremiyorum.
Bilginlere bakıyorum; onlar ölçüyü herkesten daha kısa tutuyorlar.
Genç Katon, kendi kendini öldürmesine engel olmak isteyenlere: Ben,
hayattan vakitsiz ayrıldı diye ayıplanacak bir yaşta değilim, demiş;
bunu söylerken de kırk sekiz yaşındaymış. Katon bu yaşı olgun ve
geçkin sayıyor. Gerçekten bu yaşa ulaşanlar o kadar azdır ki. Doğal
ömür dediğimiz bir süreyi düşünerek bilmem ne kadar yıl daha
yaşamak umuduyla avunuruz; böyle bir umuda nasıl kapılabiliriz ki,
hiçbirimiz doğanın gerektirdiği sayısız kazaların dışında kalamayız:
Tasarladığımız ömür her gün kesilebilir.

  İhtiyarlığın son basamağında kuvvet tükenmesiyle ölmeyi beklemek,
ömrümüze böyle bir son düşünmek ne ham bir hayal: Ölümün bu
türlüsü en olmayacağı, en az görülenidir. Yalnız ona doğal ölüm
diyoruz; sanki kafası yarılıp ölmek, suya düşüp boğulmak, vebaya,
zatürreeye yakalanmak doğaya aykırıymış, her günkü hayatımız
bunlarla dolu değilmiş gibi. Bu güzel sözlerle kendimizi
aldatmayalım: Her yerde, her zaman insanların çoğunun başına gelen
ne ise ona doğal diyelim. Yaştan ölmek binde bir görülen garip
durumlardandır. Doğaya da asıl aykırı olan ölüm budur: Çünkü
ötesinde başka bir ölüm şekli yoktur. Bize en uzak olan ölüm,
ulaşılması en zor olanıdır. Yaştan ölüm öyle bir sınırdır ki ondan öteye
gidemeyiz: Doğa daha ötesine kimseyi geçirmez: Oraya kadar varmak
da nadir bir seçkinliktir. Doğa bu seçkinliği iki üç yüzyıl içinde bir tek
insana sunar yalnız o insan doğum ve ölüm konakları arasındaki
sayısız zorlukları, engelleri aşabilir.

  Bana sorarsanız, kendi ulaştığımız yaşı pek az insanın ulaşabildiği
bir yaş saymalıyız. İnsanlar bu yaşa kadar hiçbir engele rastlamadan
gelemediklerine göre, biz bir hayli ileri gitmişiz demektir. Hele insan
hayatının asıl ölçüsü olan belli sınırları aşmışsak, daha öteye gitmek
umuduna kapılmamalıyız. Başkalarının kurtulamadığı birçok
ölümlerden kurtulduğumuza göre talih bizi başkalarından daha fazla
korumuş demektir. Bundan sonra da aynı talihin devam etmesini
isteyemeyiz.

  Bizi bu boş umutlara kaptıran biraz da yasalarımızın bir kusuru:
Yasalar yirmi beş yaşından önce bir insana malını mülkünü kullanmak
hakkını vermiyor, hatta bu yaşa kadar insan kendi hayatının bile doğru
dürüst sahibi değildir.

  Augustus, otuz beş yaşından önce yargıçlık hakkı vermeyen eski
Roma yasalarından beş yıl indirmiş, otuz yaşında olmayı yeter saymış.
Servius Tullius kırk yedi yaşını geçen askerlerini savaşa gitmekte
serbest bırakmış;

  Augustus bu yaş basamağını kırk beşe indirmiş. Elli beş, altmış
yaşından önce insanları, kenara atmak bana doğru görünmüyor. Bence
insan işine gücüne devam edebildiği kadar etmelidir; ama bunun
tersini, bize erkenden iş verilmemesini yanlış buluyorum. Öylesi
vardır ki kendisi on dokuz yaşında dünyanın egemeni olur da
başkalarının bir su yolunun yeri üzerinde hüküm verebilmesi
için en az otuz yaşında olmalarını şart koşar.

  Bana sorarsanız ruhlarımız yirmi yaşında ne olabileceklerini
belli eder, bütün yetkilerini gösterirler. Bu yaşa kadar kudretini açıkça
belli etmemiş bir ruhun ondan sonra belli ettiği görülmemiştir.
Yaratılışımızdaki değerler en gürbüz ve en güzel durumlarıyla ancak o
zaman ortaya çıkabilirler.

  Dauphineliler: Yaşken batmayan diken bir daha pek batmaz, derler.
İnsanların geçmişte ve zamanımızda gördükleri her çeşit işlerden
benim öğrenebildiklerimi düşününce otuz yaşından önce başarılmış
işleri ötekilerden daha fazla görüyorum: Aynı insanın hayatını da
alsak, öyle görünüyor.

  Annibal'la, büyük rakibi Scipio için bunu güvenle söyleyebilirim.
Bu adamlar hayatlarının yarısından çoğunu gençken kazandıkları ünle
geçirdiler: Başkalarının ölçüsüyle büyük adam oldukları yıllarda kendi
ölçüleriyle hiç de büyük değillerdi. Ben kendi hesabıma o yaştan
sonra ruhça ve bedence kendi gücümün artmayıp eksildiğini, ileri
değil geri gittiğini sanmıyorum. Zamanlarını iyi kullananlarda bilgi ve
görgü hayatla birlikte olgunlaşabiliyor; ama canlılık, çeviklik,
sağlamlık ve daha başka özlü ve önemli değerler taşıyor, geçiyor.

  Ubi jam validis quassatum est viribus aevi Corpus, et obtusis
ceciderunt viribus artus, Claudicat ingenium, delirat linguaque
mensque. (Lucretius)

  Vücut yaşın ağır yumruğu altında ezilince, Makinenin yayları
gevşeyince, düşünce de sendeliyor: Dilimiz tutulmaya; zihnimiz
karışmaya başlıyor.

  Bazen vücut, bazen de ruh yaşlılığın esiri oluyor. Kafaları,
midelerinden ve bacaklarından daha önce zayıf düşenleri çok gördüm.

  Yaşlılık kendini belli etmediği için çok tehlikeli bir derttir; insan bu
derde farkına varmadan düşer. Onun için yasaların bizi, işte çok
tutmasını değil, işe geç almasını yanlış buluyorum. Hayatımızın ne
kadar cılız olduğunu, her gün nice tehlikelerle karşılaştığını düşünüp
gençlerin hazırlanma, öğrenme, oyalanma yıllarını pek uzatmamalıdır.
(Kitap 1, bölüm 57)

  Rahatsız, gözü doymaz, telaşlı bir zengin, düpedüz yoksul kişiden
daha zavallı gelir bana. (Kitap 1, bölüm 14)

  VARLIK VE İNSAN

  Nesnelerden algıladığımız görüntüleri yargılamak için doğruyu
eğriden ayırtedecek bir aracımız olması gerek; bu aracı doğrulamak
için bir kanıtlama yapmamız gerek; kanıtlamayı doğrulamak için bir
araç; alın size bir kısır döngü. Kendileri kararsızlıklarla dolu olan
duyularımız tartışmamıza son veremeyeceğine göre akla başvurmak
zorundayız diyelim: Hiçbir akıl bir başka akla dayanmazlık edemez,
öyle olunca da akıldan akıla gider dururuz. Hayal gücümüz bilinmedik
şeylere ulaşmaz, çünkü duyuların aracılığıyla işler duyularsa kendi
dışlarındaki nesneyi değil yalnızca kendi duyuşlarını kapsarlar böyle
olunca hayal ve görüntü nesneyi değil, duyuların algısını verir bu algı
ve nesneyle ayrı ayrı şeylerdir: Öyleyse görüntülerle düşünen,
nesneden, gerçek olandan başka bir şeyle düşünüyor demektir.
Denebilir ki duyuların algıları bilinmedik şeylerin niteliğini benzetme
yoluyla ruha anlatır ama ruhun ve düşüncenin bilinmedik şeylerle
hiçbir alışverişi olmadığına göre bu benzetmenin doğruluğuna nasıl
güvenebilirler? Nasıl ki Sokrates'i tanımamış olan biri, resmini
görünce ona benzeyip benzemediğini söyleyemez.

  Yine de görüntülerden bir yargıya varmak istiyorum diyelim: Bunu
bütün görüntülere dayanarak yapmamız olanaksız; çünkü deneyerek
görmüşüzdür ki görüntüler başkalıkları ve tutarsızlıklarıyla birbirini
engellemektedirler. Kimi seçme görüntülerle ötekileri ayarlayalım
desek, seçtiğimiz görüntüyü bir başka seçmeyle ayarlamak gerekir,
onu da bir başkasıyla ve sonu gelmez bunun da. Son olarak şu da var
ki, sürekli hiçbir ölümlü var oluş yok, ne bizim ne de nesnelerin
varlığında. Biz de, düşüncemiz de, her şey de durmadan akmakta,
yuvarlanmaktayız.

  Düşünce de, düşünülen şey de durmadan devinip değişmekte olduğu
için birinden ötekine şaşmaz hiçbir ilişki kurulmaz. Varlıkla aramızda
hiçbir ulaşma yok; çünkü her insan her zaman doğmakla ölmek
arasındadır; kendinden verebildiği dumanlı bir görüntü, bir gölge ve
kaypak, cılız bir yorumdur. Düşüncenize kendi varlığını yakalatmaya
kalkacak olursanız, suyu avuçlamaktan başka bir şey olmaz
yapabileceğiniz; çünkü yaratılıştan her yana akan bir şeyi ne kadar
sarıp sıksanız, yakalamak, avucunuza almak istediğiniz o ölçüde
yitireceksiniz. Her şey bir değişmeden ötekine geçmek zorunda
olduğu için gerçek bir kalgınlık arayan akıl, kalan, duran hiçbir şey
bulamayarak yaya kalır çünkü her şey ya var olmak üzeredir ve henüz
hiç de var değildir, ya da daha doğmadan ölmeye başlamaktadır.
Platon der ki bedenler doğar, ama var olmazlar. Ona kalırsa
Homeros'un Okyanus'u tanrıların babası, Thetis'i de anası yapması
bize her şeyin durmadan dalgalanıp akmakta, renkten renge girip
değişmekte olduğunu anlatmak içindir. Kendinden önceki bütün
filozofların da bu kanıda olduğunu söyler yalnız Parmenides
büyük bir güç saydığı devinimin nesnelerde olamayacağını
söylüyormuş. Pytagoras'a göre madde akıcı ve geçicidir. Stoacılara
göre şimdiki zaman yoktu; şimdi dediğimiz, geçmişle geleceğin
bağlantısı, bileşimidir. Herakleitos'a göre, hiçbir insan aynı ırmakta iki
kez yıkanmamıştır. Epikharmos'a göre, geçmişte borç almış olan şimdi
borçlu değildir geceden sabah yemeğine çağırılmış biri bugün davetsiz
gelir yemeğe, çünkü çağıran ve çağrılan aynı adamlar değildirler artık,
başka birer adam olmuşlardır. Ölümlü bir nesne iki kez aynı halde
bulunamaz; çünkü farkedilmez anlık bir değişmeyle bir dağılır, bir
toplanır bir gider bir gelir. Öyle ki, doğmaya başlayan şey hiçbir
zaman tam bir varlığa erişemez; çünkü bu doğuş zaten hiç bitmez, bir
sona varır gibi durmaz, tohum halinden başka hallere, bir o yana bir
bu yana doğru hep değişir durur. İnsan tohumu ana karnında biçimsiz
bir meyve olur önce; sonra çocuk biçimini alır karından çıkınca
memelik bebek olur sonra bir küçük oğlandır, sonra bir delikanlı,
sonra olgun, sonra yaşlı bir insan, sonra çökmüş bir ihtiyar. Öyle ki
yaş ve ona bağlı oluş hep bir önceki durumu bozup dağıtarak yürür:

  Mutat enim mundi naturam totius aetas,

  Ex alioque alius status'excipere omnia debet, Nec manet ulla sui
similis res: omnia migrant, Omni commutat natura et vetera cogit.
(Lucretius)

  Zaman değiştirir özünü her şeyin; Bir durumundan bir başka durum
çıkar hep; Benzerlik kalmaz biçimden biçime; Doğa zorlar her şeyi
başkalaşmaya. Öyleyken biz insanlar ölümün her türlüsünden
budalaca korkarız:

  Ölüm çok geçirdiğimiz, durmadan geçirmekte olduğumuz bir
durumdur. Herakleitos'un dediği gibi ateşin ölümü havanın doğuşu,
havanın ölümü suyun doğuşu olduktan başka bu durmadan doğup
ölmeleri kendimizde daha açıkça görebiliriz. İhtiyarlık gelince olgun
yaş ölür gider; gençlik olgun yaşta biter, çocukluk gençlikte, ilk yaş
çocuklukta, kaldı ki dünkü gün bugün ölmüştür, bugün de yarın ölmüş
olacak... (Kitap 2, bölüm 12)

  Cimriliği yaratan yoksulluk değil zenginliktir daha çok. (Kitap 1,
bölüm 14)

  İNSAN VE AKIL

  Yine kendime döneyim: Kendimde değer verdiğim tek şey, hiç
kimsenin kendinde eksik görmediği bir vergidir: Kendi aklımı
beğenmekle her insanın, her gün yaptığını yapmış oluyorum. Kim
kendini akılsız sayabilir?

  İnsanın kendini akılsız sayması mantıkça da mümkün değildir. Öyle
bir sakatlık ki bu, onu kendinde gören, kendinde görmüyor demektir.
Öyle bir illet ki bu, devası yoktur; ama hastanın gözü kendine çevrilip
de bu illeti gördü mü illet dağılıverir güneşin sisleri dağıtması gibi. Bu
konuda insanın kendini kötülemesi, temize çıkarması, kendini kusurlu
görmesi bütün kusurlarından yakınmasıdır. En zavallı, en allahlık
insanlar bile akıldan yana paylarına razıdırlar. Başkalarında bizden
daha fazla yiğitlik, beden gücü, deneyim, yetenek, güzellik görebiliriz;
ama akıl üstünlüğünü kimseye vermeyiz.

  Başkalarında doğru düşünceler gördük mü bunları, şöyle bir
düşünmekle biz de bulabilirdik sanırız. Başkalarının eserlerinde
gördüğümüz bilgiyi, sanatı ve daha başka değerleri bizimkilerden
üstün tutabiliriz; ama düpedüz düşüncenin bulduklarına kendi
düşüncemizle de pekala varabileceğimize inanırız; onların
büyüklüğünü ve zorluğunu bir türlü göremeyiz, meğer ki bu
düşünceler bizden ölçülmez bir uzaklıkta olsun. Onun için benim
yazdıklarımın pek tutulacağını, övüleceğini ummuyorum; bu çeşit
yazarların ünü az olur.

  Hem sonra kimin için yazıyoruz? Kitaplar arasında yaşayanlar,
bilginler, bilginlikten başka bir değer tanımazlar insan düşüncesinin,
bilgi toplamak, güzel yazmaktan başka bir yolda ilerleyebileceğini
kabul etmezler: Scipiolar'ı birbirine karıştırdıysanız, artık
söyleyeceğiniz sözlerin nasıl bir değeri olabilir? Onlara göre
Aristoteles'i bilmeyen kendini de bilmiyor demektir. Basit ruhlu
bilgisiz insanlarsa kendilerini aşan ince bir sözün değerini ve önemini
görmezler. Dünyayı dolduran da bu iki çeşit insandır. Sizin dilinizden
anlayacak üçüncü bölüğe, ruhları kendiliğinden düzenli ve güçlü
insanlara gelince, onlar o kadar azdır ki aramızda adları sanları bile
duyulmaz. Onlara kendimizi beğendirmeye çalışmakta fazla bir kar da
yoktur.

  Doğanın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler. Çünkü hiç
kimse akıl payından şikayetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını
beğenmemesi için aklından ötesini görebilmesi gerekir. Ben
düşüncelerimin doğru olduğunu sanıyorum: Ama öyle sanmayan kim
var? Aklımın sakat olmadığına benim bulduğum en iyi tanıt kendime
az değer verişimdir. Sakat olsaydı kendime beslediğim sevgi onu
kolayca aldatabilirdi; çünkü ben kendimi öyle seviyorum ki; sevgimi
bir türlü kendimden dışarıya çıkaramıyorum. Herkes sevgisini bir sürü
dosta, tanıdığa dağıtırken, ben kendi içimin rahatından, kendi
varlığımdan başka şeye bağlanamıyorum. Başka şeylere bağlanışım
kendi isteğimle, bile değildir.

  Mihi nempe valere et vivere doctus. (Persius)

  Sağlıklı olmak ve yaşamak, işte benim bütün bilgim. Böyle iken,
düşüncemin kendi yetersizliğini yüzüne vurmaktan hiç geri kalmadım.
Gerçekten düşüncemin en çok üstünde durduğu şeylerden biri de
budur. Herkesin gözü dışardadır ben gözümü içime çevirir, içime
diker, içimde gezdiririm. Herkes önüne bakar, ben içime bakarım:

  Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi
yoklar, kendimi tadarım. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir
hep kendisinin ötesine gitmek sevdasındadır.

  Nemo in sese tentat descendere. (Persius)

  Kimse kendi içine inmeye çalışmaz. (Kitap 2, bölüm 17)

  ÖLÇÜ

  İnsan elinde ne illet var ki, dokunduğunu değiştiriyor
kendiliğinden iyi ve güzel olan şeyleri bozuyor. İyi olmak arzusu
bazen öyle azgın bir tutku oluyor ki, iyi olalım derken kötü oluyoruz.
Bazıları der ki, iyinin aşırısı olmaz, çünkü aşırı oldu mu zaten iyi değil
demektir. Sözcüklerle oynamak diyeceği gelir insanın buna.

  Felsefenin böyle ince oyunları vardır. İnsan iyiyi severken de, doğru
bir işi yaparken de pekala aşırılığa düşebilir. Tanrının dediği de budur:
Gereğinden fazla uslu olmayın, uslu olmanın da bir haddi vardır.

  Okunu hedeften öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştırmayan okçudan
daha başarılı sayılmaz. İnsanın gözü karanlıkta da iyi görmez, fazla
ışıkta da. Platon'da Kallikles der ki, felsefenin fazlası zarardır. Felsefe
bir kerteye kadar iyidir, hoştur yararlı olduğu kerteyi aşacak kadar
derinlere gidersek çileden çıkar, kötüleşiriz; herkesin inandığı, uyduğu
şeyleri küçümseriz; herkesle doğru dürüst konuşmaya, herkes gibi
dünyadan zevk almaya düşman oluruz; kimseyi yönetemeyecek,
başkalarına da kendimize de hayrımız dokunmayacak bir hale geliriz;
boş yere şunun bunun sillesini yeriz.

  Kallikles doğru söylüyor çünkü felsefenin fazlası bizim gerçek
duygularımızı körletir gereksiz bir inceleme ile bizi doğanın güzel ve
rahat yolundan çıkarır. (Kitap 2, bölüm 30)

  Düşüncede saplantı ve azgınlık en açık ahmaklık belirtisidir. Canlılar
arasında eşekten daha kendinden emin, daha vurdumduymaz, daha
içine kapalı, daha ciddi, daha ağırbaşlı olanı var mıdır? (Kitap 3, bölüm Cool

  TARTIŞMALAR

  Azgın tartışmalar da keşke, diğer söz suçları gibi ceza görselerdi.
Hep öfkenin alıp götürdüğü bu düşünce çarpışmalarında insanın
etmediği kötülük kalmaz. İlkin düşüncelere çatarız, sonra da insanlara.
Tartışmada esas, karşımızdakinin düşüncesini çürütmek olduğu,
herkes çürütüp çürütüldüğü için, tartışmanın sonunda olan şey
gerçekten büsbütün uzaklaşmaktadır. Onun için Platon, Devlet'inde
akılca ve ruhça zayıf olanlara tartışmayı yasak etmiştir. Doğru dürüst
adım atıp yürümesini bilmeyen bir insanla gerçeği aramaya çıkmanın
anlamı var mı? Aradığımız şeyi bırakıp onu nasıl bir yoldan
arayacağımızı düşünürsek ondan hiç de uzaklaşmış olmayız. Ama yol
derken softaların ve allamelerin yollarını değil, sağduyumuzla
bulduğumuz doğal yolları kastediyorum. Tartışma ile neye varılabilir?
Biri doğuya gider, biri batıya; yolda rastladıkları ayrıntılara saplanır
ve konudan ayrılırlar. Bir saat cenkleştikten sonra neyi aradıklarını
bilmez olurlar: Kimi konunun üstüne çıkmış, kimi altına inmiş, kimi
de kenarında kalmıştır. Kimi bir sözcüğe, bir benzerliğe takılır
kimi, söylenene kulak bile vermeden bir şeyi tutturur ve yalnız
kendi söylediklerini dinler başka biri de, kendine güvenemediği için
her şeyden kaçınır, hiçbir düşünceyi kabul etmez, ta başından her şeyi
karıştırır, yahut da söz kızışınca, büsbütün susar ve bir daha ağzını
açmaz; bilgisizliğini küskünlüğünün altında saklar, mağrur bir
küçümseme ya da budalaca bir alçakgönülle tartışmadan kaçar. Bazısı
yalnız saldırmasını bilir, kendini korumak umurunda değildir; bazısı
da yalnız sesinin ve ciğerlerinin gücüne dayanır. Bakarsınız birisi tutar
kendine karşı dönüverir; başka biri kalkar önsözlerle, yersiz
hikayelerle kafa şişirir. Kimi vardır, sıkıştığını görünce karşısındakini
susturup kaçırmak için düpedüz sövüp saymaya başlar ve bir Alman
kavgası çıkarmaya çalışır. Başka bir türlüsü de vardır, konuya hiç
bakmadan sizi bir sürü mantık çemberleriyle, diyalektik oyunlarıyla
kuşatıp boğmaya savaşır. (Kitap 3, bölüm Cool

  Bütün toptancı yargılar çürük ve tehlikelidir. (Kitap 3, bölüm Cool

  GERÇEK NEDENLER

  Kolayca doğrulanabilir ki, büyük yazarlar, olayların nedenleri üstüne
yazarken, yalnız en doğru bildikleriyle yetinmez, bir ince buluş, bir
güzellik getirmek koşuluyla, inanmadıklarını da yazarlar. Bir şeyi
ustaca söylediler mi, yeterince doğru ve yararlı söz etmiş olurlar. Asıl
neden hangisidir, kesinlikle bilemeyiz; birkaçını biraraya getirir
bakarız, doğru olan bunlardan biri midir diye:

  Namque unam dicere causam

  Non satis est, verum plures unde una tamen sit. (Lucretius)

  Bir tek neden göstermek yetmez; Birkaçını vermeli, bir teki doğru da
olsa.

  Hapşıranlara sağlık dilemek adetinin nereden geldiğini
sorar mısınız bana? Biz insanlar üç türlü yel çıkarırız: Altımızdan
çıkan pek pistir, ağzımızdan çıkan bir oburluk belirtisi sayılır
üçüncüsü hapşırmadır, baştan geldiği ve ayıp yanı olmadığı için hoş
yüzle karşılarız onu böyle. Gülmeyin bu ince buluşa: Aristoteles'indir
derler.

  Plutarkhos'ta okudum sanıyorum: Tanıdığım bütün yazarlar arasında
sanatı doğaya, düşünceyi bilime en iyi katmış olanıdır Plutarkhos.
Deniz yolcularındaki mide bulanmasının nedeni üstünde dururken
bunun korkudan ileri geldiğini, korkunun böyle bir sonuç
verebileceğine kanıtlar olduğunu söylüyordu. Deniz beni de pek tutar,
ama bunun bende korkudan gelmediğini biliyorum; akıl yoluyla değil
deneme yoluyla biliyorum bunu. Başkalarından duyduklarım bir yana,
hayvanların, özellikle domuzların da başına geliyor, hiçbir tehlikeden
kuşkulanmadıkları zaman. Bir tanıdığım da şunu anlattı bana:
Kendisini deniz pek tuttuğu halde, birkaç kez büyük fırtınalarda
duyduğu korkudan mide bulantısı geçivermiş. Seneca'nın: Tehlikeyi
düşünemeyecek kadar hastaydım, dediği gibi. Su üstünde hiç
korktuğum olmamıştır, başka yerlerde de olmadığı gibi: Karşılaştığım
nice tehlikeler, ölümün ta kendisi bile aklımı başımdan alıp allak
bullak etmemiştir beni.

  Korku bazen kafasızlıktan gelir, yüreksizlikten de geldiği gibi.
Karşılaştığım bütün tehlikelerde gözlerim açık, kafam işlek,
sapasağlam kalmıştır. Kaldı ki bir şeyden kaçınma da yürek ister
insanda. Korkusuzluk işime yaramıştır eskiden, başka zararları
yanında, kaçışıma çeki düzen vermek için. Kaçarken ürkeklik
duymadım diyemem, ama şaşkınlığa, büyük korkulara da kapılmadım.
Heyecanlıydım, ama aklım başımdan gitmemişti. Büyük ruhlar daha
da ileri gider, kaçışlarında sakin, telaşsız olmakla kalmaz, gururlarını
da yitirmezler. Alkibiades, silah arkadaşı Sokrates'in nasıl kaçtığını
anlatır: Onu, der, ordumuzun arkasında, Lakhes'le birlikte en son
kaçanlar arasında buldum. Rahatça, korkusuzca, seyrettim onu; çünkü
altımda iyi bir at vardı; o ise yayaydı ve yaya olarak savaşmıştı. İlk
gözüme çarpan, Lakhes'den daha temkinli ve kararlı görünmesi oldu.
Her zamanki gibi meydan okurca yürüyordu. Çevresinde olup
bitenleri izleyen, ölçüp biçen bakışları güvenli ve düzenliydi. Bir
dostlara bir düşmanlara bakarken, dostları yüreklendirmek,
düşmanlara da, üstüne gelecek olana kanını pahalıya ödeteceğini
anlatmak ister gibiydi. Kurtuldular, çünkü böylelerine pek saldırmaz
düşman, korkanların ardına düşer.

  Bu büyük komutanın anlattığı, bizim de her gün yaşadığımız bir şeyi
öğretiyor bize: Tehlikelerden kaçınmakta aşırı telaşa düşmek
kendimizi tehlikenin kucağına atmanın en kestirme yoludur.

  Quo timoris mirıusest, eo minus femıe periculi est. (Titus-Livius)

  Ne kadar az korkarsak o kadar az tehlikedeyiz. (Kitap 3, bölüm 6)

  KORKU ÜSTÜNE

  İyi bir doğa uzmanı değilim dedikleri gibi, korkunun bizi hangi
yollardan etkilediğini pek bilmem; ama pek garip bir tutku olduğu da
su götürmez. Hekimlerin dediğine göre ondan tez aklımızı başımızdan
alan hiçbir tutku yoktur. Gerçekten korkudan aklını yitiren çok
adamlar görmüşümdür. En sağlam kişilerin korku süresince inanılmaz
şaşkınlık hallerine düştükleri olur. Bilgisiz halkı, korkudan atalarını
mezardan çıkmış, kefenlere sarılı dolaşır görenleri, cinlerin perilerin
saldırısına uğrayıp çarpılanları bir yana bırakıyorum, meslekleri gereği
korkmamaları gereken nice askerlerin korkudan bir koyun sürüsünü
zırhlar kuşanmış bir alay, sazları, kamışları mızraklı akıncılar, dostları
düşman, beyaz haçı kızıl haç sandıkları az mı görülmüştür?

  Bourbon Dukası Roma'yı aldığı sırada, Şaint Pierre semtini bekleyen
bir nöbetçi subay, ilk hücum borularını duyar duymaz öyle; bir
korkuya kapılıyor ki, elinde alem, bir yıkıntının deliğinden dışarı
fırlıyor, şehrin içine doğru gittiğini sanarak düşmana doğru üçyüz
adım kadar koşuyor, neden sonra aklı başına gelip geri dönüyor
ve aynı delikten içeri giriyor. Bures Kontu bizden Saint-Paul'ü aldığı
zaman, alemdar subay Julie o kadar ucuz kurtulamıyor: O da korku
şaşkınlığıyla bir delikten sur dışına çıkınca kuşatanlar paramparça
ediyor kendisini.

  Aynı kuşatmada bir soylu kişinin yüreği korkudan öylesine sıkışıp
duruveriyor ki, yarasız beresiz sur hendeğine düşüp ölüyor. Aynı
korku bazen bütün bir kalabalığı sarar. Germanicus'un Almanlar'la bir
karşılaşmasında iki büyük alay korkudan birbirinin tam tersi iki yöne
kaçışıyorlar.

  Korku kimi zaman topuklarımıza kanat takar, kimi zaman da
ayaklarımızı yere çiviler. İmparator Theophilus'un başına geldiği gibi:
Agarenler'e karşı yitirdiği bir savaşta şaşkınlıktan dona kalıp bir türlü
kaçamıyormuş; sonunda ordu komutanlarından biri gelip derin bir
uykudan uyandırır gibi sarsmış onu: Ardımdan gelmezseniz, demiş
öldürürüm sizi; çünkü canınızı yitirmeniz, esir düşüp İmparatorluğu
yitirmenizden daha iyidir.

  Korkunun gücü son haddine şöyle varır ki, ödev, ve onur yerinde
elimizden aldığı yiğitliği kendi buyruğunda gösterir bize. Romalıların
Annibal'a karşı Sempronius komutasında ilk meydan savaşını
yitirdikleri sırada, on bin kişilik bir piyade tümeni korkudan kaçacak
delik arayıp bulamazken düşmanın en güçlü kanadı üstüne şaşkınca
yürümüş ve görülmedik bir gayretle yarmayı başararak bir sürü
Kartacalı'yı öldürmüşler, onurlu bir zaferle elde edeceklerini yüz
karası bir kaçışla elde etmişler.

  En çok korktuğum şeyin korku olması bundandır. Bütün belalardan
daha belalı bir yanı vardır korkunun... Savaşın bir döneminde bir hayli
hırpalanmış, yara bere içinde kalmış askerleri ertesi gün yeniden
düşmanın üstüne yürütebilir, ama içlerine korku düşmüş askerleri
önlerine bile baktıramazsınız. Mallarını yitirmek, sürülmek, köle
olmak korkusuna kapılanlar, yemelerinden, içmelerinden,
uykularından olup sürekli bir telaş içinde yaşarlar.

  Oysa yoksullar, haydutlar, köleler çoğu zaman daha keyifli yaşarlar.
Korkudan kendilerini asan, boğarkadaş, uçurumlara atlayan nice insanlar
da gösteriyor ki bize korku ölümden daha amansız, daha dayanılmaz
bir beladır.
 
  Eski Yunanlıların bildiği bir başka çeşit korku varmış; bizim
aklımızın şaşkınlığı dışında bir dürtüden gelirmiş. Toptan bir halkın,
orduların kapıldığı olurmuş bu korkuya. Kartaca'nın altını üstüne
getiren böylesi bir korku olmuş. Bağrışıp çağrışmalar gökleri tutmuş;
bir baskın varmış gibi millet sokaklara dökülmüş, düşmana saldırır
gibi birbirlerini yaralamış öldürmüşler. Kargaşaya, şamataya
boğulmuş bütün Kartaca: Sonunda dualar, kurbanlarla tanrıların
öfkesini yatıştırmışlar da öyle kurtulmuşlar bu beladan. Pan tanrının
saldığı korku anlamına panik diyorlar buna. (Kitap 1, bölüm 19)
 
  KENDİNE ACINDIRMAK

  Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir duyumuz
vardır. Dertlerimizle dostlarımızı acındırmak, kendimize vah vah
dedirtmek. Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini
ağlatmak isteriz, neredeyse.

  Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördük mü överiz,
ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılırız,
kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz.
Oysaki insan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak.
Kendini yok yere acındıran gerçekten dertli olunca acınmamayı
hakeder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı
iken ölü göstereni, ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm
ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar,
iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi
acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu
gördüğüm kimseler kadın da değildi. (Kitap 3, bölüm 9)

  ALIŞKANLIK

  Bir köylü kadın, bir danayı doğar doğmaz kucağına alıp sevmiş,
sonra da bunu adet edinmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış;
sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu
zaman, onu yine kucağında taşıyabilmiş. Bu hikayeyi kim
uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlatmış
olacak. Gerçekten alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası
yoktur. Yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar; başlangıçta
kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür ama, zamanla, oraya yerleşip
kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine,
gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez...

  Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşımızda belirmeye başlar
ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir
tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere içinde
bırakır; anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da, oğlunun savunmasız
bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca
ve kahpece aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak
sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın, dönekliğin asıl tohumları,
kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında,
alabildiğine büyüyüp gelişirler. Bu kötü yönsemeleri yaşın
küçüklüğüne ve işin önemsizliğine bakarak hoş görmek tehlikeli bir
eğitim yoludur. Önce şu bakımdan ki, çocukta doğa egemendir ve
doğa asıl yeni tomurcuk salarken katıksız ve gürbüzdür; sonra da,
hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki: Ha altın
çalmışsın, ha bir iğne. «İğne çaldı, ama altın çalmak aklına bile
gelmez» diyenlere benim diyeceğim şudur: «İğneyi çaldıktan sonra
niçin altını da çalmasın?» (Kitap 1, bölüm 23)

  Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ordan burdan
alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar: Kendimizden çok
başkalarından yararlanmaya zorlamışlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)

  HAYAT VE BİLİM

  Quid fas optare, quid asper

  Utile nummus habet, patriae charisque propinquis Quantum elagiri
deceat, quem te Deus esse Jussit et humana qua parte locatus es in re,
Quid sumus, aut quidnam victuri gignimur. (Perstus)

  Neyi özlemeyiz? Neye yarar

  Bunca zahmetle kazanılan para? Nedir adaletin, insanların bizden
beklediği? Tanrı ne olmamızı istemiş bizim? Neyiz? Neyin peşinde
koşuyoruz? Bilmek ve bilmemek nedir? Öğrenimin amacı ne
olmalıdır? Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir? İyiye özenmeyle
açgözlülük, krala bağlılıkla kölelik, özgür yaşamakla keyfine göre
yaşamak arasında ne farklar vardır? Ölümden, acıdan ve ayıptan ne
zaman korkulmaz?

  Et quo quemque modo fugiatque feratque laborem. (Horatius)

  Dertlerden nasıl kurtulmalı dertlere nasıl katlanmalıyız.

  İşte ona (öğrenciye) bunları söyleyeceğiz. Çünkü, insanın zihnine
dolduracağımız ilk sözler onun ahlakını ve ruhunu yoğuracak, ona
kendini tanımasını, iyi yaşamasını ve iyi ölmesini öğretecek olan
sözler olmalıdır.

  Bilimleri öğrenmeye, bizi kölelikten kurtaracak olan bilimlerden
başlayalım. Nasıl her şeyin işe yarar bir tarafı varsa bütün bilimler de,
şu veya bu şekilde, hayatımız için yararlı olabilirler ama biz, amacı
doğrudan doğruya hayat olan bilimi seçelim. Hayatımızın
bağlantılarını en doğru ve doğal sınırları içinde tutmasını bilseydik
işimize yarar diye edindiğimiz bilgilerden çoğunun işimize
yaramadığını görürdük. İşimize yarayan bilimlerin içinde bile atılması
hayırlı gereksiz şişirmeler, derinlikler vardır. Sokrates'in istediği
öğretimi yararlı bilgilere yöneltmek daha doğru olur. Sapere aude.

  Incipe: vivendi qui recte prorogat horam Rusticus expectat dum
defluat amnis; at ille Labitur, et labetur in omne volibilis aevum.
(Horatius)

  Erdemli olmayı göze al; bu yola gir; İyi yaşamayı sonraya bırakan;
yolunda bir ırmağa Rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye
benzer; Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.
 
Logged
MeLeKYaRiM

Ziyaretçi

Durumum:

« Yanıtla #3 : 29 Nisan 2008, 22:49:08 »

Çocuklarımıza kendi dünyalarında önce sekizinci kat göklerdeki
yıldızların ve devinimlerinin bilimini öğretmek büyük bir saflıktır.
Anaksimenes, Pythagoras'a şunu yazmış. Gözlerimin önünde ölüm ve
kölelik dururken yıldızların düzeniyle nasıl uğraşabilirim? (Çünkü o
sırada İranlılar yurduna karşı savaşa hazırlanıyorlardı.) Herkesin şöyle
düşünmesi gerekli: Bizi para tutkusu, mevki tutkusu, saygısızlık, geri
kafalılık içimizde yıkarken gidip de dünyanın dönüşüyle mi uğraşacağım?

  Çocuğa, daha akıllı ve daha iyi olmasına yarayacak şeyleri
öğrettikten sonra mantığın, fiziğin, geometrinin ne olduğunu anlatırız.
Böylece kafası işlemeye başladıktan sonra seçeceği bilimin kolayca
hakkından gelebilir. (Kitap 1, bölüm 26)

  Kadınların süs ve aylaklıklarının bizim alınterimiz ve emeğimizle
beslenmesi gülünç ve haksız bir şeydir. (Kitap 3, bölüm 9)

  YAMYAMLAR ÜSTÜNE

  Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz Yamyamlara, ama bize
benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana
onları her bakımdan aşmaktayız. Savaşları soylu ve yiğitçe bu
insanların. Savaş denilen bu insan hastalığını biz haklı ve güzel
görebiliriz de onlar niçin görmesinler? Kaldı ki onlarda savaş
yalnız değer kıskançlığından ve yarışmasından doğuyor. Yeni
topraklar kazanmak için savaşmıyor bu Yamyamlar; çünkü doğanın
bereketi onlara her şeyi, çabasız, çilesiz öyle bol bol sağlıyor ki
topraklarını genişletmenin bir gereği kalmıyor. Henüz doğal isteklerini
doyurmakla yetindikleri mutlu bir dönemde yaşıyorlar: Bunun
ötesindeki her şey gereksiz onlar için. Herkes kendi yaşında olanlara
kardeş, kendinden genç olanlara evlat diyor ve bütün yaşlılar herkesin
babası sayılıyor. Yaşlılar bütün varlıklarını hiç bölmeden herkese
birden miras bırakıyorlar; doğanın bütün yaratıklarına verdiği her şey
böylece herkesin oluyor. Komşuları dağları aşıp kendilerine saldıracak
olurlarsa ve savaşı kazanırlarsa, zafer, onurdan başka bir şey
sağlamıyor onlara; değer ve erdem bakımından üstünlüklerini
göstermiş oluyorlar yalnız. Yenilenlerin malına mülküne ihtiyaçları
olmadığı için kalkıp yurtlarına dönüyorlar ve orada hiçbir şeyin 
eksikliğini duymadan kendi varlıklarının tadını çıkarmasını,
onunla yetinmesini biliyorlar. Savaşı berikiler kazanırsa onlar da öyle
davranıyor. Tutsaklarından bütün istedikleri yenildiklerini kabul
etmeleri yalnızca; ama yüzyılda bir olsun buna yanaşan çıkmıyor
sözleri, davranışlarıyla yiğitliklerine en küçük bir toz kondurmaktansa
ölmeyi yeğ görüyor hepsi. Öldürülüp etlerinin yenilmesini daha
onurlu sayıyorlar. Tutsakları özgür bırakıyorlar ki, yaşamayı daha tatlı
bulsunlar; nasıl ölecekleri, ne işkencelere uğrayacakları, nasıl
parçalanıp yenilecekleri anlatılıyor, bunun için yapılan hazırlıklar
gösteriliyor kendilerine. Bütün bunlar ağızlarından bir tek gevşek,
onur kırıcı söz alabilmek, kaçmaya heveslendirip onları korkutmuş,
dirençlerini kırmış olma üstünlüğünü kazanmak için! Çünkü, iyi
düşünülürse, gerçek zafer budur aslında:

  victoria nulla est

  Quam quae confessos animo quo que subjuga hostes. (Claudianus)

  Zafer zafer değildir

  Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe.

  Pek yaman savaşçı olan Macarlar düşmanlarına aman dedirttiler mi
daha ilerisine gitmezlermiş. Canlarına kıymadan, baç istemeden
bırakır çok çok bir daha kendilerine karşı savaşmayacaklarına söz
verdirirlermiş.

  Düşmanlarımıza karşı kazandığımız üstünlüklerin birçoğu
kendimizin olmayan eğreti üstünlüklerdir. Kol bacak sağlamlığı
yiğitliğin değil hamallığın şanındandır gürbüzlük cansız, bedensel bir
değerdir; düşmanımızı şaşırtmak, güneşin ışığıyla gözlerini
kamaştırmak bir talih işidir eskrimde üstünlük korkak ve değersiz bir
adamın da elde edebileceği bir ustalık, bir bilgidir. Her insanın ölçüsü,
değeri yüreğinde, istemindedir asıl. Yiğitlik, kolun bacağın değil,
yüreğin, ruhun sağlamlığındadır atımızın, silahlarımızın değerinde
değil, kendi değerimizdedir. Yüreği yılmadan düşen dizleri üstünde
savaşır, der Seneka. Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can
verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan bize değil talihe alt
olmuştur yenilmiş değil öldürülmüştür.

  En yiğit kişiler en mutsuz insanlardır kimi zaman... Biz yine
hikayemize dönelim: Bu tutsak yamyamlar bütün korkutmalar
karşısında aman dilemek şöyle dursun, iki üç aylık bekleme sırasında
güleryüzle dolaşıyorlar düşmanlarını, yapacaklarını bir an önce
yapmaya kışkırtıyorlar; meydan okuyor, küfür ediyorlar onlara,
korkaklıklarından, yitirdikleri savaşlardan sözediyorlar. Bir tutsağın
söylediği türkü var bende; şöyle sözler ediyor içinde: Gelin hepiniz
yiğitçe, toplanın yiyin beni; yiyecek olduğunuz kendi babalarınız,
atalarınızdır, çünkü onların etleriyle beslendi bu bedenim benim.
Bu pazılar, bu et, bu damarlar sizin, zavallı budalalar; atalarınızın
özünü görmüyor musunuz onlarda? Tadına bakın, kendi etinizin tadını
bulacaksınız onlarda...

  Bu yamyamlardan üçü, bizim düşkünlüklerimizi öğrenmenin rahatlık
ve mutluluklarını ne ölçüde kaçıracağını, yenilik hevesiyle kendi
güzelim göklerini bırakıp bizimkilerin altına gelerek bizimle ilişki
kurmanın başlarına neler getireceğini, bugün bir hayli ilerlemiş
olduğunu sandığım yıkılışlarını bilmeyerek Fransa'nın Rouen şehrine
gelmişlerdi; rahmetli kral Charles da oradaydı o zaman. Kral uzun
uzun konuştu onlarla. Yaşayışımız, zenginliğimiz, güzel bir kent
örneğimiz gösterildi. Sonra bizimkilerden biri ne düşündüklerini, en
çok neyi beğendiklerini sordu. Üç şey söylediler; üçüncüsünü ne yazık
ki unutmuşum. En başta şaştıkları şey sakallı, güçlü kuvvetli, silahlı
bir sürü adamın çocuk yaşındaki bir krala bekçilik, uşaklık ettikleri,
niçin bunlardan birinin kral seçilmediği olmuş. İkincisi, kendi
dillerinde bir tek bedenin eli kolu, parçaları birbirinin yarısı olarak
anlatılan insanlardan kimilerinin neden bolluk, rahatlık içinde keyif
sürüp de birçoklarının dilenciler gibi kapılarda, açlık ve perişanlık
içinde yaşadıkları olmuş. Nasıl oluyor da demişler, bu yoksul yarımlar
böylesi bir haksızlığa katlanıyor, öteki yarımların boğazlarına
sarılmıyor, evlerini ateşe vermiyorlar! (Kitap 1, bölüm 31)
 
  BİRİNE YARAR ÖTEKİNE ZARAR

  Atinalı Demades, cenaze törenleri için gerekli şeyleri satan bir
hemşerisini, bu işten fazla kazanç beklediğini, bu kazancın da ancak
birçok insanın ölümünden gelebileceğini ileri sürerek mahkum etmiş.
Haklı bir yargı denemez buna; çünkü hiçbir kazanç başkasına zarar
vermeden sağlanamaz, öyle olunca da her çeşit kazancı mahkum
etmek gerekir.

  Tüccar, gençliğin sefahata düşmesinden kar sağlar, çiftçi buğdayın
pahalanmasından, mimar evlerin yıkılmasından, hukukçu insanların
davalı, kavgalı olmasından; din adamlarının şan, onur ve görevleri bile
bizim ölümümüze ve kötülüklerimize dayanır. Yunanlı komedya şairi
Fhilemon, hiçbir hekim, dostlarının bile sağlığından hoşlanmaz,
dermiş, hiçbir asker de yurdundaki barıştan. Daha da kötüsü, herkes
içini yoklasa görür ki gizli dileklerimizin birçoğu başkasının zararına
doğar ve beslenir.

  Öyle sanıyorum ki düşündükçe doğanın genel düzeni hiç şaşmıyor
böyle olmaktan: Çünkü fizikçilerin dediğine göre, her şeyin doğması,
beslenmesi, çoğalması, başka bir şeyin bozulup çürümesi oluyor:

  Nam quodcunque mutatum finibus exit, Contineuo hoc mors est
illius quod fuit ante. (Lucretius)

  Bir varlık biçim ve nitelik değiştirdi mi O anda yok olur biraz önce
var olan. (Kitap 1, bölüm 22)

  AKIL ERDİREMEDİĞİMİZ GERÇEKLER

  Kolayca inanma ve inandırılmayı saflığa ve bilgisizliğe vermekte
haksız değiliz her zaman. Şöyle bir şey öğrendiğimi sanıyorum
eskiden: İnanç ruhumuza bastırılan bir damga gibidir; ruh ne kadar
yumuşak olur, ne kadar az karşı koyarsa, ona bir şeyi mühürlemek o
kadar kolay olur. Hele ruh bomboş ve darasız olursa, ilk inandırmanın
ağırlığı altında daha da kolaylıkla eziliverir. Onun için, çocuklar,
bilgisizler, kadınlar ve hastalar kulaktan doldurulup yürütülmeye daha
elverişlidirler.

  Evet, ama, öbür yandan da, bize olağan gelmeyen her şeyi
olmaz diye hor görüp çöpe atmak da budalaca bir böbürlenmedir.
Kendilerini herkesten üstün kafalı sayanlarda hep görürüz bunu.
Eskiden ben de düşerdim buna: Hortlaklardan, gelecek üstüne
kerametlerden, büyülerden, yutmadığım daha başka şeylerden söz
edildi mi, bu saçmalıklara inandırılan zavallı halka acırdım. Bugün
görüyorum ki kendim de acınacak haldeymişim o zaman: Sonradan
gördüklerimle ilk inançlarımı değiştirmiş, ya da böyle şeylere
sonradan merak salmış değilim; ama aklım sonradan öğretti ki bana,
her hangi bir şey için yekten olmaz diye kesip atmak kendimizde
tanrının ve doğa anamızın isteyip yapabilecekleri her şeyin sınırlarına
varan bir kafa üstünlüğü görmek olur. Olabilecek şeylerin hepsini
kendi yetenek ve göreneklerimize bağlamaktan daha büyük bir
çılgınlık olamaz dünyada. Aklımızın eremediği her şeye masal,
mucize deyip gerçek dışı sayarsak, az şey mi görüyorsunuz
her gün aklımızın ermediği? Bir düşünelim, ne sisler arasından
ne emeklerle elimizin altındaki şeylerden birçoğunun bilgisine
ulaştırıyorlar bizi. O zaman anlarız ki bize acayip gelmeleri onları
bildiğimizden değil alışkanlığımızdan geliyor daha çok.

  Jam nemo, fessus satiate videndi, Suspicere in caeli dignatur lucida
templa. (Lucretius)

  Gözleri doymuş olduğu için şaşmıyor kimse Başının üstündeki ışık
tapınaklarına.

  Nice alıştığımız şeyleri bize yeniden gösterseler, en olmayacak
şeylerden daha garip gelecektir bize onlar.

  Si nunc primum mortalibus adsint

  Ex improviso, ceu sint objecta repente,

  Nil magis his rebus poterat mirabile dici.

  Aut minus ante quod auderent fore credere gentes. (Lucretius)

  Bugün birden gözlerimiz önüne gelseler

  Varlıkları fışkırıverse karşımızda
 
  Bizi en çok şaşırtacak onlar olur

  Bütün bildiklerimize aykırı görünürler.

  Hiç ırmak görmemiş biri ilk kez bir ırmak gördüğünde
deniz sanmış onu. Bizim en büyük bildiğimiz şeyleri, doğanın o
konudaki son sınırları sayarız:

  Scilicet et fluvius, qui non est maximus, el est

  Qul non ante aliquem majorem vidit, et ingens

  Arbor homoque videtur; et omnia de genere omni

  Maxima quae vidit quisque, haec ingentia fingit. (Lucretius)

  Böylece, bir ırmak büyük olmasın isterse

  Daha büyüğünü bilmeyene büyük gelir;

  Bir ağaç, bir insan da öyle. Her şeyde,

  En büyük gördüğümüzü devleştiririz.

  Conseutudine oculorum assuescunt animi, neque admirantur, neque
requirunt rationes earum quas semper vident. (Cicero)

  Gözlerin alışkanlığıyla kafalar da her şeye alışır; her an görmekte
olduğumuz şeylere şaşmayız, nedenlerini aramayız onların.

  Gördüğümüz şeylerin yeniliği, büyüklüğünden çok şaşırtır ve
nedenlerini aramaya iter bizi.

  Doğanın sonsuz gücü karşısında daha saygılı olmamız,
bilgisizliğimizi, yetersizliğimizi bilmemiz gerekir. İnanılır kişilerin
söylediğince olmayacak şeyler duyuyoruz; bunlara inanmasak bile
kesip atmamalıyız; çünkü olmaz deyip geçmez, olabilecek şeylerin
nereye varabileceklerini bildiğimizi ileri sürmek olur haddimizi
bilmeden. Olmayacakla alışılmadık arasında, doğanın akış düzenine
aykırı olana insanların ortak inançlarına aykırı olan arasındaki ayrılığı
iyi kavrarsak, bir şeye inanmakta da, inanmamakta da, haddimizi
bilecek olursak, Chilon'un kuralına uymuş oluruz: hiçbir şeyde aşırı
gitme yok. (Kitap 1, bölüm 18)

  BABALAR VE ÇOCUKLAR

  Çocukların babalarına karşı duydukları, saygıdır daha çok.
Duygu düşünce alışverişleriyle beslenen dostluk onlar arasında
kurulamaz; dünyaları çok ayrıdır çünkü, üstelik doğal ödevleri de
örseler bu dostluk. Babalar bütün gizli düşüncelerini çocuklarına
açamazlar, yakışıksız bir sırdaşlık yaratmamak için; dostluğun baş
görevlerinden biri olan uyarmalar, akıl vermeler de çocukların
babalarına yapabilecekleri şeyler değildir. Kimi uluslarda çocukların
babaları, kiminde de babaların çocukları öldürmeleri adetmiş,
birbirlerine çıkarabildikleri zorlukları önlemek için, doğal olarak
birinin varlığı ötekinin yıkımına bağlı olduğu için. Babalarla çocuklar
arasındaki doğal bağları hor gören filozoflar da çıkmıştır Aristippos
bunlardan biridir. Kendisinden çıkmış olan çocuklarını nasıl olup da
sevmediği söylenince tükürmüş Aristippos ve demiş ki: Bu tükürük de
benden çıktı; bitler, kurtlar da çıkıyor benden! Plutarkhos'un
kardeşiyle barıştırmak istediği biri de şöyle der: Aynı delikten çıktık
diye kardeşimin büyük önemi olamaz benim için...

  Babayla oğul apayrı mizaçlarda olabilirler, kardeşler de öyle.
Oğlum olur, akrabam olur, ama belalı, kötü, budala herifin biri de
olabilir. Hem sonra, yasaların ve doğal zorunluluğun bize buyurduğu
dostluklarda seçme ve isteme özgürlüğümüz azalıyor. Oysa bu
özgürlük sevgi ve dostluk kadar bizim diyebileceğimiz başka hiçbir
şey yaratamaz. (Kitap 1, bölüm 28)

  Her inanç kendini can pahasına benimsetecek kadar güçlü olabiliyor.
(Kitap 1, bölüm 14)
 
  DİZGİNSİZ TUTKULAR

  Başkaları için yaşamayan kendi için de yaşayamaz:

  Qui sibi amicus est

  Scito hunc amicum omnibus esse (Seneka)

  Kendine dost olan

  Bilin ki herkese de dosttur.

  Ama baş görevimiz kendimizi gereğince yönetmektir onun için
dünyadayız. Kendisi iyi yaşamasını unutan ve başkalarını iyi
yaşamaya zorlamak, alıştırmakla ödevini yaptığını sanan bir budaladır
onun gibi, başkasına hizmet için kendi dürüst ve sevinçli yaşamasını
bırakan da kötü, olumsuz bir yola girmiş olur bence.

  Toplum için yüklendiğimiz görevlerde dikkatimizi, adımlarımızı,
sözlerimizi, alınterimizi, gerekirse kanımızı esirgememeliyiz:

  Nun ipse pro charis amicis Aut Patria timidus perire (Horatius)

  Hazırım canımı vermeye Dostlarım ve yurdum için. Ama geçici,
raslantıya bağlı olan bu görevlerde kafamız rahatını, sağlığını
yitirmemeli; eylemsiz değil, ama öfkesiz, tutkusuz kalmalıdır.
Ruhumuz eylemlerde pek çaba harcamaz, uykuda bile eylemler
içindedir hiç yorulmadan. Ama onu coşturmada ölçülü
davranmaktayız, çünkü beden üstüne yükleneni nasılsa öyle taşır; ama
ruh yüklendiğini çoğu kez kendi zararına büyütüp ağırlaştırır, dilediği
ölçüyü verir ona. İnsanlar aynı şeyleri ayrı çabalarla, değişik irade
gerginliğiyle yaparlar.

  Ruh bedene, beden ruha ayak uydurmayabilir. Nice insanlar savaşı
hiç umursamadan savaşlara girerler her gün, ölümü göze alarak
katıldıkları savaşı yitirmek uykularını bile kaçırmaz. Öte yandan
başka bir insan evinde, atılamayacağı tehlikelerden uzakta, savaşın
sonucunu canı ağzında merak eder, savaşa kanını canını koyan
askerden daha fazla ruh çabası harcar. Ben toplum işlerine katılırken
kendimden tırnak boyu uzaklaşmamasını, kendimi, kendimden
geçmeden, başkasına vermesini bildim.

  Taşkın ve azgın bir tutku giriştiğimiz işe yarardan çok zarar getirir,
olayların ters gitmesi, gecikmesi karşısında sabırsızlığa sürükler bizi,
işlerine baktığımız insanlardan soğutur, kuşkulandırır. Bizi avucuna
alan ve sürükleyen bir işi kendimiz iyi yönetemeyiz hiçbir zaman.

  Mala cuncta ministrat, Impetus. (Seneka)

  Çoşkunluk sarpa sardırır işleri.

  İşe yalnız kafasını ve ustalığını koyan daha rahat yürütür işi.

  Olayların gereklerine göre dilediği gibi dayatır, aşağıdan alır, erteler;
başarısızlığa uğradığı zaman bozulmaz, yıkılmaz; yeniden işe
oyulmaya bütün gücüyle hazırdır; ister istemez birçok tedbirsizliklere,
haksızlıklara düşecektir tutkusunun rüzgarına kapılır gider başından
büyük işlere girişir ve talih çok yardım etmedikçe pek başarı
kazanamaz. Filozofi, uğradığımız haksızlıkların öcünü alırken işe
öfke karıştırmamamızı ister; cezanın daha hafif olması için değil,
tersine daha etkin olması, daha ağır basması için. Azgınlık ölçümüzü
tam almaya engel olur çünkü. Öfke gözü karartmakla kalmaz,
ceza verenin kolunu da yorar. Bu ateş güçlerini uyuşturur, yakar.
Acele kendi kendisine çelme takar, tökezler ve durur:

  Festinatio tarda est. (Quintus)

  Acele gecikmedir.

  Ipsa se Velocitas implicat. (Seneka)

  Çabukluk kendisini engeller.

  Sık sık gördüğüm örnekleriyle cimrilik de kendi kendisini köstekler;
ne kadar eli sıkı ne kadar gözü dönmüş olursa o kadar az kazanç
sağlar. Genel olarak cimriler, biraz cömertlik göstermekle, daha çabuk
zengin oluyorlar. (Kitap 3, bölüm 10)

  DEĞİŞEN DİL VE İNSAN

  Kitabımı az insanlar ve az yıllar için yazıyorum. Uzun ömürlü
olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi. Bizim
dilimizin bugüne kadarki sürekli değişmelerine bakılınca, elli yıl sonra
şimdiki halinde kalacağını kim umabilir? Her gün elimizden kayıp
gidiyor benim yaşadığım yıllar içinde yarı yarıya değişti. Şimdi artık
olgunlaştı diyoruz; her çağ kendi dili için öyle der. Hep böyle kaçıp
değiştiği sürece ben dilimizin bugünkü halinde kalmasını özlemem.
İyi ve yararlı yazılar onu kendilerine bağlayabilirse bağlar, göreceği
rağbet de devletimizin kaderine göre değişir. Onun için kitabıma hiç
çekinmeden kişisel birçok yazılar koyuyorum. Bunlar bugün yaşayan
insanların işine yaramakla kalır ve orta anlayıştan öte özel bilgileri
olan kimi insanları ilgilendirir. Gördüğüm birçokları gibi benim
ardımdan da olur olmaz sözler edilmesini istemiyorum doğrusu: Şöyle
düşünürdü, böyle yaşardı; şunu ister, bunu istemezdi; ölürken konuşsa
buna şunu der, şuna bunu verirdi; onu benden iyi tanıyan yoktu, gibi.
Kitabımda edep kurallarının izin verdiği ölçüde eğilimlerimi,
sevgilerimi az çok belirtiyorum; bilmek isteyene sözlü olarak daha da
serbestçe ve içtenlikle açıklıyorum duyup düşündüklerimi. Ama
bakmasını bilen bu anılarımda her şeyi söylediğimi, gösterdiğimi
görür.

  Yazıya dökemediğimi parmağımla gösteriyorum burada:

  Verum animo satis haec vestigia parva sagaci

  Sunt, per quae possis congnossere caetera tute. (Lucretius)

  Görenlere kısacık göstermeler yeter

  Üst tarafını kendin bulabilirsin.

  İstenecek, aranıp bulunacak hiçbir şey bırakmıyorum kendimden.
Sözüm edilecekse, doğru dürüst, gerçeğe uygun edilmesini istiyorum.
Övmek için de olsa beni olduğumdan başka türlü göstermek isteyeni
yalanlamak için öbür dünyadan seve seve kalkar gelirim.

  Yaşayanlardan bile olmadıkları gibi söz edildiğini görmekteyim.
Yitirdiğim bir dostumu (La Boetie) var gücümle desteklemeseydim,
bin bir türlü suret biçeceklerdi ona. (Kitap 3, bölüm 9)

  İNSANLAR VE HAYVANLAR

  Hayvanlar arasında eni konu bir haberleşme olduğunu açıkça
görüyoruz; yalnız aynı türden olanlar değil ayrı türden olanlar da
birbirleriyle anlaşabiliyorlar.

  Et mutae pecudes et denique secla ferarum

  Dissimiles fuerunt voces variasque cluere

  Cum metus aut dolor est, aut cum jam gaudia gliscunt. (Lucretlus)

  Söz bilmez sürüler, vahşi hayvanlar

  Türlü bağrışmalarla anlatırlar

  Duydukları korkuyu, acıyı ya da zevki.

  At köpeğin bir çeşit havlamasından kızgın olduğunu anlar; başka
türlü bir havlamasıysa, hiç ürkütmez onu. Aralarındaki iş
ortaklığından anlıyoruz ki sesi olmayan hayvanların bile başka bir
haberleşme yolları var; hareketleriyle konuşup anlaşıyorlar:

  Non alias longue ratione atque ipsa videtur

  Protrabere ad gestum pueros infantia linguae. (Lucretius)

  Başka türlü değil çocukların da

  Sesle anlatamadıklarını hareketle anlatmaları.

  Neden anlaşamasınlar? Bizim dilsizlerimiz de işaretlerle pekala
söyleşiyor, tartışıyor, hikayeler anlatıyorlar.

  Öyle alışkın, öyle usta olanlarını gördüm ki, her istediklerini eksiksiz
anlatabiliyorlar. Aşıklar yalnız gözleriyle neler söylerler birbirine:
Bozuşur, barışır, yalvarışır, anlaşır, söyleşirler gözleriyle.

  E'i silentio ancor suole Haver perigi e porole. (Tasco)

  Ve susmada bile

  Sözler, yalvarmalar vardır.

  Ya ellerle neler söylemeyiz? İsteriz, söz veririz, çağırırız, yol veririz,
korkuturuz, yakarırız, yalvarırız, yadsırız, istemeyiz, sorarız,
beğeniriz, sayarız, itiraz ederiz, pişman oluruz, korkarız, utanırız,
kuşkulanırız, bildiririz, buyururuz, isteriz, yüreklendiririz, yemin
ederiz, küçümseriz, meydan okuruz, kızdırırız, suçlarız, mahkum
ederiz, affederiz, küfrederiz, pohpohlarız, alkışlarız, kutlarız,
utandırırız, alay ederiz, uzlaştırırız, salık veririz, coştururuz, seviniriz,
bayram ederiz, acırız, üzeriz, rahatsız ederiz, şaşırtırız, bağırırız,
susarız, daha neler neler, dille yarışacak kadar. Başımızla buyur
ederiz, kovarız, evet deriz, hayır deriz, yalanlarız, hoş karşılarız,
yüceltiriz, kutsallaştırırız, hor görürüz, isteriz, tersleriz, sevindiririz,
dertlendiririz, okşarız, azarlarız, dizginleriz, kızdırtırız, korku veririz,
güven veririz, soruştururuz. Ya kaşlarımızla? Ya omuzlarımızla?..

  Abderia'dan gelen bir elçi Isparta kralı Agis'e söyleyeceklerini uzun
uzun söyledikten sonra sorar: Efendimiz yurttaşlarıma nasıl bir cevap
götürmemi isterler? Seni, tek söz söylemeden, her istediğini, dilediğin
süre söylemekte serbest bıraktığımı söylersin, der kral. İşte size
konuşan ve çok iyi anlaşılan bir susma... (Kitap 2, bölüm 12)

  İnsan yalnız sözle insandır ve yalnız sözle bağlanırız birbirimize.
(Kitap 1, bölüm 9)

  ÖLDÜRME TEHLİKESİNE KARŞI

  Öldürme tehlikesi karşısında Julius Caesar'ın tuttuğu
yol bence tutulacak yolların en güzeliydi. Önce hoşgörürlük ve
tatlılıkla düşmanlarına kendini sevdirmeye çalıştı; hazırlanan
suikastları öğrenip, bunlardan haberli olduğunu uluorta söylemekle
yetinirdi ve pek soyluca bir soğukkanlılıkla, korkmadan, ortalığı telaşa
vermeden oluruna bırakırdı işi, kendini tanrılara ve talihe emanet
ederek. Öldürüldüğü zaman böyle bir halde olduğu su götürmez
çünkü. Bir yabancı, Syrakusa Kralı Dionysios'a, iyi bir para
karşılığı uyruklarının kendisine karşı hazırlayacakları bütün
kundakları sezinleyip meydana çıkarmanın şaşmaz yolunu
öğretebileceğini orda burda söyleyip herkese duyuruyor. Haberi alan
Dionysios çağırtıyor adamı, korunması için böylesine gerekli bir
ustalığı öğrenmek için. Yabancı gelip kendisine öğretecek hiçbir
hüneri olmadığını, yalnızca ona bir torba altın vererek yaman bir sırrı
elde ettiğini sevinçle ilan etmesini söylüyor. Kral beğeniyor bu buluşu
ve beşyüz altın saydırıyor yabancıya. Çok yararlı bir bilgi edinmeden
kim olduğu bilinmeyen bir adama bu kadar büyük bir para
verilebileceğini düşünemiyor kimse, düşmanlarının çekinmesini
sağlıyor bu söylenti. Bunun gibi, akıllı krallar, canlarına karşı
girişilen tertipleri öğrenince hemen yayarlar ki bunu, herkes iyi haber
aldıklarına, gizli kapaklı her işin; kokusunu alacaklarına inansın.

  Atina Dukası son zamanlarda Floransa'yı zorbaca yönettiği sırada
birçok saçmalıklar yaptı; ama bunların en büyüğü şu oldu:
Floransalıların ayaklanmaya hazırlandıklarını aralarında Matheo di
Morozo diye biri kendisine fitleyince hemen öldürüveriyor onu ki bu
haber ortaya yayılmasın, haklı yönetiminden şikayetçi kimseler
bulunabileceği düşünülmesin.

  Eskiden bir yerde okumuştum, önemli kişilerden bir Romalı
Triumvira'nın şerrinden kaçıyor; ardına: düşenlerin elinden bin bir
kurnazca buluşla kurtuluyor. Sonunda bir gün, onu yakalamaya gelen
bir sürü atlı saklandığı bir çitin yanı başına geliyor, az kalsın
göreceklerken yine kurtuluyor; ama bu kez artık, dört bir yanda aranıp
taranmaktan kurtulmak için çektiği bunca sıkıntıyı, böylesi bir
hayattan umabileceği rahat soluğun azlığını, olacağa bir kez göğüs
germenin bu soluk soluğa yaşamaktan daha iyi olduğunu düşünerek
geri çağırıyor askerleri saklandığı yere, yapabilecekleri kötülüğü göze
alıp, onları da kendisini de sürüncemeden kurtarmak için.

  Düşmanın üstüne çağırmak delice bir davranış, ama çıkmaz bir yolda
sürekli can telaşı içinde yaşamaktansa böylesi daha iyi gelir bana.
Alacağımız tedbirler size kaygılar, kuşkulardan başka şey
getirmeyecek; iyisi mi güzel bir yüreklilikle ne olacaksa olsun
dersiniz; belki bir şey olmaz diye bir avuntunuz da olur üstelik. (Kitap
1, bölüm 20)

  ÖLMEK ÖZGÜRLÜĞÜ

  Filozofluk yapmak kuşku duymaktır derler, öyleyse benim için
saçmalamak, aklına eseni söylemek, daha zorlu bir nedenle,
kuşkulanmak olmalıdır. Çünkü araştırmak, çözüm getirmekse kürsü
başkanının işi.

  Benim kürsü başkanım tanrısal gücün yetkisidir, ki o kimseyi
dinlemeden yönetir bizi ve insanlara özgü boş çekişmelerin üstündedir
yeri.

  Philippos kılıç elde Peloponez'e girince, biri gelmiş Damidas'a demiş
ki, bu adamın dostluğunu kazanmazsak Lakedemonyalılar'ın çok
çekeceği var. Hadi be, korkak, demiş Damidas, ölümden
korkmayanların ne çekeceği olabilir? Agis'e de bir insan nasıl özgür
yaşayabilir, diye sorulduğu zaman; ölümü küçümseyerek, demiş. Bu
görüşler ve bu konuda raslanan daha binlercesi, ölümü sabırla
beklemekten öte bir davranış istiyorlar elbet insandan. Hayatta
ölümden beter birçok belalar vardır çünkü. Antigonos'un tutsağı bir
Ispartalı çocuk köle olarak satılıyor; efendisi onu zorla çirkin bir işte
kullanmaya kalkınca: Görürsün, demiş çocuk, kimi satın aldığımı;
özgürlüğüm elimdeyken ayıptır kul olmak senin gibisine. Böyle der
Ispartalı çocuk ve atar kendini evin tepesinden aşağı. Antipater'in, bir
isteğini kabul ettirmek için korkutmaya kalkıştığı Ispartalılar: Bizi
ölümden beter bir şeyle korkutmak istersen, daha seve seve ölürüz,
demişler. Her yapacakları işe engel olacağını yazan Philipos'a da:
Ölmemize de engel olamazsınız ya, diye karşılık vermişler.

  Derler ki bilge yaşaması gerektiği kadar yaşar. Şunu da derler ki,
doğanın en başta gelen ve halimizden yakınmayı gereksiz kılan lutfu
bizi dünyadan göçmekte özgür bırakmasıdır. Hayata verdiği giriş yolu
bir tek, ama çıkış yolu yüz binlerce. Yaşamak için toprağımız
olmayabilir, ama ölmek için toprak bulunur nasıl olsa. Boiocatus'un
Romalılara dediği gibi. Dünyadan ne diye yakınırsın? Bağladığı yok
ki seni: Dertler içinde yaşıyorsan, bu korkaklığın yüzündendir senin;
istediğin zaman ölmek elinde:

  Ubiqe mors est; optime hoc cavit Deus;

  Eripers vitam nemo non homini potest;

  At nemo mortem: mille ad hanc aditus patent. (Seneka)

  Her yerde ölüm var tanrı bol bol veriyor onu;

  Herkes herkesin hayatını alabilir, ama ölümü

  Alınamaz kimseden: Binlerce kapısı var ölümün.

  Bir tek hastalığın devası değil, bütün dertlere devadır ölüm. Hiçbir
zaman korkulmayacak, çok kez aranacak pek emin bir limandır ölüm.
Hayata ha biz son vermişiz, ha kendi son bulmuş, hepsi bir; ha eceline
koşmuş insan, ha beklemiş onu; nerden gelirse gelse, kendi ecelidir
gelecek olan. İplik nerde koparsa ordadır ecel, orasıdır yumağın ucu.
En gönüllü olanıdır ölümlerin en güzeli. Yaşamak başkasının istemine
bağlıdır, ölmek yalnız bizimkine. En çok ölümde kendi huyumuza
suyumuza göre davranmalıyız.

  Başkalarının ne diyeceği düşünülmez bu işte, çılgınlık olur
düşünmek de. Yaşamak kölelik olur, ölmek özgürlüğümüz olmazsa.
Hastalıkların iyileştirilmesi çoğu kez yaşamayı kısıtlamakla olmuyor
mu zaten?

  Etimizi yarıyorlar, dağlıyorlar, elimizi ayağımızı kesiyorlar,
yemekten kesip kanımızı alıyorlar: Bir adım daha atıversek öteye,
toptan kurtulmuş oluruz. Şahdamarımız neden kara kan damarımız
kadar buyruğumuzda olmasın?.. (Kitap 2, bölüm 3)

  Vicdanımız bizi günah işlememeye, isteklerimiz azaldığı için değil,
aklımızın gereklerine uyarak zorlamalıdır. (Kitap 3, bölüm 2)

  GÜLMEK VE AĞLAMAK

  Demokritos ve Herakleitos öyle iki filozoftu ki, birincisi insanlık
halini boş ve gülünç bulduğu için halk arasına alaycı bir güler yüzle
çıkarmış; Herakleitos ise, insanın haline acıdığı, vahlandığı için hep
üzgün bir yüz ve yaş dolu gözlerle dolaşırmış.

  Ridebat, quoties a limine moverat alter unum

  Protuleratque pedem; flebat contrarius alter. (Juvenalia)

  Evinden dışarı adım atar atmaz gülmeye başlardı biri

  Öteki ise ağlamaya başlardı.

  Ben birinci davranıştan yanayım; gülmek ağlamaktan daha hoş
olduğu için değil yalnız, insanlığı daha fazla küçümsediği, bizleri daha
fazla suçladığı için. Öyle hallerimiz var ki ne kadar aşağılansak yeridir
bence. Yakınmada, vahlanmada acıdığımız şeye değer verme vardır
bir çeşit. Alay edilen şeylerse değer vermediğimiz şeylerdir.

  Sanmıyorum ki insanlıkta saçmalıktan fazla dert, budalalıktan fazla
kötülük olsun. Dertlerimiz saçmalıklarımızdan daha ağır basmaz;
aşağılık olduğumuz kadar zavallı da değiliz. Onun için, Diogenes,
kendi kendisiyle konuşan, fıçısını yuvarlayıp gezen, büyük İskender'e
dudak büken, insanları sineklere, hava civa dolu torbalara benzeten o
filozof, bence, insanlardan nefretiyle ün kazanan Timon'dan daha acı,
daha sarsıcı, dolayısıyla daha doğru bir yargıçtı. Çünkü nefret
ettiğimiz şey yüreğimizde yeri olan bir şeydir. Timon lanet okuyordu
bize, batmamızı istiyordu bütün hıncıyla; tehlikeli, zararlı, bulaşıcı
diye kaçıyordu yakınlığımızdan. Öteki o kadar az değer veriyordu ki
bize, yaklaşmamız rahatını kaçıramaz, tutumunu değiştiremezdi.
Kovmuyordu insanları, korktuğundan değil, onlarla görüşmeyi hiçe
saydığından: Bizi kendisine iyilik de kötülük de yapmaktan aciz
sayıyordu. (Kitap 1, bölüm 50)
 
  HAİNLERE HIYANET

  Antigonos, bir şehrin askerlerini kandırıp kendi rakibi olan
komutanları Eumenes'e ihanet ettiriyor; ama askerlerinin ihanetiyle
adamı öldürdükten sonra kendisi tanrısal adaletin uygulayıcısı olmaya
kalkıyor, hainleri şehrin valisine teslim edip hepsini dilediği biçimde
temizlemesini emrediyor. Öylesine yaptırıyor ki dediğini, sayıları bir
hayli çok olan bu askerlerin bir teki bile Makedonya'ya dönmüyor.
Askerler kendisine ettikleri hizmetin büyüklüğü ölçüsünde kötülük
etmiş ve cezayı haketmiş oluyorlardı.

  Efendisi Sulpicius'un saklandığı yeri haber veren köle, Sylla'nın
vermiş olduğu söz gereği serbest bırakılıyor; ama devlet hikmeti
gereği Tarpeion kayalığından atılıyor.

  Bizim kral Clovis de, Cannacre'ın hizmetçilerine altın silahlar
vadederek efendilerine ihanet ettiriyor. Sonra üçünü de astırıyor.
Kimi yerde de hıyanet edenlerin boyunlarına ihanet karşılığı aldıkları
keseyi takıp asıyorlar. Kendi isteklerini yerine getirdikten sonra kamu
isteğini de yerine getirmiş oluyorlar böylece.

  Fatih Sultan Mehmet, soyunun adeti üzere, taht kıskançlığı yüzünden
kardeşini ortadan kaldırmak isteyince onun adamlarından birini
kullanıyor bu işte: Adam da fazla su yutturarak boğuyor şehzadeyi. İş
olup bitince Padişah bu cinayetin kefareti olarak katili ölen kardeşinin
anasına (yalnız babadan kardeştiler çünkü) teslim ediyor o da
padişahın gözü önünde katilin karnını yardırıyor, kendi elleriyle
yüreğini bulup sökerek sıcak sıcak köpeklere yediriyor.

  Kendileri hiç de iyi olmayanlar, kötü bir eylemden çıkar sağladıktan
sonra, rahat yürekle, işe biraz iyilik doğruluk karıştırmaktan
hoşlanırlar, bir karşılık ödüyormuş, vicdanlarını temizliyormuş gibi.
Kaldı ki, bu korkunç kötülüklere alet ettikleri kimseler kendilerini
suçluyormuş gibi gelir onlara. Ölmelerini isterler ki bu yüz karası
işlerin bilinci, tanıklığı silinsin gitsin. (Kitap 3, bölüm 1)
 
  HASTALIK

  Benim hastalığım, hastalıkların en kötüsü, en azılısı, en ağrılısı, en
belalısı, en süreklisidir.( Kum hastalığı.)

  Şimdiye kadar beş altı uzun ve belalı sancı geçirdim. Bilmem ben mi
yaman bir adamım, yoksa ölüm korkusundan ve doktorların aklımıza
soktukları tehlikeler, neden ve sonuçlardan düşüncesini kurtarmış bir
insan için bu acı, kolay dayanılır bir acı mıdır?

  Bence ağrının etkisi aklı başında bir insanı çileden çıkarıp deliye
döndürecek kadar şiddetli, dehşetli olmuyor. Kum sancısından benim
şu yararım oldu ki, bir türlü kendime kabul ettirmediğim ölümü artık
yadırgamayacağım! Çünkü sancılar, beni ne kadar sıkıştırır, tedirgin
ederse, ölüm korkusundan o ölçüde kurtuluyordum. Hayata, yalnız
hayatta olduğum için bağlanmaya zaten alışmıştım: Hastalığım bu
bağı da çözecek. Allah vere de hastalığın şiddeti gücümü aşıp bana
ölümü sevdirip arzulatmasa; çünkü bu da ölümden korkmak kadar
kötü bir şeydir:

  Summum nec metuas diem, ec optes. (Martiells)

  Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Site Map | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.47 Saniyede 26 Sorgu ile Oluşturuldu