Quaereris quo jaceas post abitum loco?
Quo non nata jacent. (Seneka)
Ölünce nereye mi gideceksin?
Doğmayanların yanına.
Neque sepulchrum quod recipiat portum corporis
Ubi, remissa humana vita, corpus requiescat, a malis. (Ennfus)
Ne mezar, ne rahat bir liman, ki dinlensin orada,
Yaşamaktan yorulmuş insanın bedeni.
Doğada da buna benzer bir durum görülüyor: Birçok ölü nesneler
hayata gizliden gizliye bağlı kalıyor. Mahzendeki şarap mevsimlere
göre asma ile birlikte bazı değişmelere uğruyor. Tuzlanmış av
etlerinin, canlı et gibi durumdan duruma geçtiğini, tat değiştirdiğini
söylerler. (Kitap 1, bölüm 3)
KÖKLEŞEN YANILMALAR
Bir kişinin yanılması bütün halkın yanılmasına yol açar, bütün halkın
yanılması da sonradan teklerin yanılmasına. Böylece yanlışlık elden
ele geliştikçe gelişir, biçimden biçime girer; o kadar ki işin en
uzağındaki tanık, en yakınındakinden daha çok şeyler bilir; olayı son
öğrenen ilk öğrenenden daha inançlı olur. Bunda da şaşılacak bir şey
yok; çünkü insan bir şeye inandı mı ona başkasını da inandırmayı bir
borç sayar, kolay inandırmak için de anlattığına dilediği gibi çeki
düzen vermekten, bir şeyler katmaktan çekinmez: Karşısındakinin
karşı koyma gücünü kırmak, onun kafasının alabileceğini sandığı gibi
konuşmak ister. (Kitap 2, bölüm 14)
Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir. (Kitap
1, bölüm 14)
İNSAN ÖMRÜ
İnsan ömrünün uzunluk, kısalık ölçülerine akıl erdiremiyorum.
Bilginlere bakıyorum; onlar ölçüyü herkesten daha kısa tutuyorlar.
Genç Katon, kendi kendini öldürmesine engel olmak isteyenlere: Ben,
hayattan vakitsiz ayrıldı diye ayıplanacak bir yaşta değilim, demiş;
bunu söylerken de kırk sekiz yaşındaymış. Katon bu yaşı olgun ve
geçkin sayıyor. Gerçekten bu yaşa ulaşanlar o kadar azdır ki. Doğal
ömür dediğimiz bir süreyi düşünerek bilmem ne kadar yıl daha
yaşamak umuduyla avunuruz; böyle bir umuda nasıl kapılabiliriz ki,
hiçbirimiz doğanın gerektirdiği sayısız kazaların dışında kalamayız:
Tasarladığımız ömür her gün kesilebilir.
İhtiyarlığın son basamağında kuvvet tükenmesiyle ölmeyi beklemek,
ömrümüze böyle bir son düşünmek ne ham bir hayal: Ölümün bu
türlüsü en olmayacağı, en az görülenidir. Yalnız ona doğal ölüm
diyoruz; sanki kafası yarılıp ölmek, suya düşüp boğulmak, vebaya,
zatürreeye yakalanmak doğaya aykırıymış, her günkü hayatımız
bunlarla dolu değilmiş gibi. Bu güzel sözlerle kendimizi
aldatmayalım: Her yerde, her zaman insanların çoğunun başına gelen
ne ise ona doğal diyelim. Yaştan ölmek binde bir görülen garip
durumlardandır. Doğaya da asıl aykırı olan ölüm budur: Çünkü
ötesinde başka bir ölüm şekli yoktur. Bize en uzak olan ölüm,
ulaşılması en zor olanıdır. Yaştan ölüm öyle bir sınırdır ki ondan öteye
gidemeyiz: Doğa daha ötesine kimseyi geçirmez: Oraya kadar varmak
da nadir bir seçkinliktir. Doğa bu seçkinliği iki üç yüzyıl içinde bir tek
insana sunar yalnız o insan doğum ve ölüm konakları arasındaki
sayısız zorlukları, engelleri aşabilir.
Bana sorarsanız, kendi ulaştığımız yaşı pek az insanın ulaşabildiği
bir yaş saymalıyız. İnsanlar bu yaşa kadar hiçbir engele rastlamadan
gelemediklerine göre, biz bir hayli ileri gitmişiz demektir. Hele insan
hayatının asıl ölçüsü olan belli sınırları aşmışsak, daha öteye gitmek
umuduna kapılmamalıyız. Başkalarının kurtulamadığı birçok
ölümlerden kurtulduğumuza göre talih bizi başkalarından daha fazla
korumuş demektir. Bundan sonra da aynı talihin devam etmesini
isteyemeyiz.
Bizi bu boş umutlara kaptıran biraz da yasalarımızın bir kusuru:
Yasalar yirmi beş yaşından önce bir insana malını mülkünü kullanmak
hakkını vermiyor, hatta bu yaşa kadar insan kendi hayatının bile doğru
dürüst sahibi değildir.
Augustus, otuz beş yaşından önce yargıçlık hakkı vermeyen eski
Roma yasalarından beş yıl indirmiş, otuz yaşında olmayı yeter saymış.
Servius Tullius kırk yedi yaşını geçen askerlerini savaşa gitmekte
serbest bırakmış;
Augustus bu yaş basamağını kırk beşe indirmiş. Elli beş, altmış
yaşından önce insanları, kenara atmak bana doğru görünmüyor. Bence
insan işine gücüne devam edebildiği kadar etmelidir; ama bunun
tersini, bize erkenden iş verilmemesini yanlış buluyorum. Öylesi
vardır ki kendisi on dokuz yaşında dünyanın egemeni olur da
başkalarının bir su yolunun yeri üzerinde hüküm verebilmesi
için en az otuz yaşında olmalarını şart koşar.
Bana sorarsanız ruhlarımız yirmi yaşında ne olabileceklerini
belli eder, bütün yetkilerini gösterirler. Bu yaşa kadar kudretini açıkça
belli etmemiş bir ruhun ondan sonra belli ettiği görülmemiştir.
Yaratılışımızdaki değerler en gürbüz ve en güzel durumlarıyla ancak o
zaman ortaya çıkabilirler.
Dauphineliler: Yaşken batmayan diken bir daha pek batmaz, derler.
İnsanların geçmişte ve zamanımızda gördükleri her çeşit işlerden
benim öğrenebildiklerimi düşününce otuz yaşından önce başarılmış
işleri ötekilerden daha fazla görüyorum: Aynı insanın hayatını da
alsak, öyle görünüyor.
Annibal'la, büyük rakibi Scipio için bunu güvenle söyleyebilirim.
Bu adamlar hayatlarının yarısından çoğunu gençken kazandıkları ünle
geçirdiler: Başkalarının ölçüsüyle büyük adam oldukları yıllarda kendi
ölçüleriyle hiç de büyük değillerdi. Ben kendi hesabıma o yaştan
sonra ruhça ve bedence kendi gücümün artmayıp eksildiğini, ileri
değil geri gittiğini sanmıyorum. Zamanlarını iyi kullananlarda bilgi ve
görgü hayatla birlikte olgunlaşabiliyor; ama canlılık, çeviklik,
sağlamlık ve daha başka özlü ve önemli değerler taşıyor, geçiyor.
Ubi jam validis quassatum est viribus aevi Corpus, et obtusis
ceciderunt viribus artus, Claudicat ingenium, delirat linguaque
mensque. (Lucretius)
Vücut yaşın ağır yumruğu altında ezilince, Makinenin yayları
gevşeyince, düşünce de sendeliyor: Dilimiz tutulmaya; zihnimiz
karışmaya başlıyor.
Bazen vücut, bazen de ruh yaşlılığın esiri oluyor. Kafaları,
midelerinden ve bacaklarından daha önce zayıf düşenleri çok gördüm.
Yaşlılık kendini belli etmediği için çok tehlikeli bir derttir; insan bu
derde farkına varmadan düşer. Onun için yasaların bizi, işte çok
tutmasını değil, işe geç almasını yanlış buluyorum. Hayatımızın ne
kadar cılız olduğunu, her gün nice tehlikelerle karşılaştığını düşünüp
gençlerin hazırlanma, öğrenme, oyalanma yıllarını pek uzatmamalıdır.
(Kitap 1, bölüm 57)
Rahatsız, gözü doymaz, telaşlı bir zengin, düpedüz yoksul kişiden
daha zavallı gelir bana. (Kitap 1, bölüm 14)
VARLIK VE İNSAN
Nesnelerden algıladığımız görüntüleri yargılamak için doğruyu
eğriden ayırtedecek bir aracımız olması gerek; bu aracı doğrulamak
için bir kanıtlama yapmamız gerek; kanıtlamayı doğrulamak için bir
araç; alın size bir kısır döngü. Kendileri kararsızlıklarla dolu olan
duyularımız tartışmamıza son veremeyeceğine göre akla başvurmak
zorundayız diyelim: Hiçbir akıl bir başka akla dayanmazlık edemez,
öyle olunca da akıldan akıla gider dururuz. Hayal gücümüz bilinmedik
şeylere ulaşmaz, çünkü duyuların aracılığıyla işler duyularsa kendi
dışlarındaki nesneyi değil yalnızca kendi duyuşlarını kapsarlar böyle
olunca hayal ve görüntü nesneyi değil, duyuların algısını verir bu algı
ve nesneyle ayrı ayrı şeylerdir: Öyleyse görüntülerle düşünen,
nesneden, gerçek olandan başka bir şeyle düşünüyor demektir.
Denebilir ki duyuların algıları bilinmedik şeylerin niteliğini benzetme
yoluyla ruha anlatır ama ruhun ve düşüncenin bilinmedik şeylerle
hiçbir alışverişi olmadığına göre bu benzetmenin doğruluğuna nasıl
güvenebilirler? Nasıl ki Sokrates'i tanımamış olan biri, resmini
görünce ona benzeyip benzemediğini söyleyemez.
Yine de görüntülerden bir yargıya varmak istiyorum diyelim: Bunu
bütün görüntülere dayanarak yapmamız olanaksız; çünkü deneyerek
görmüşüzdür ki görüntüler başkalıkları ve tutarsızlıklarıyla birbirini
engellemektedirler. Kimi seçme görüntülerle ötekileri ayarlayalım
desek, seçtiğimiz görüntüyü bir başka seçmeyle ayarlamak gerekir,
onu da bir başkasıyla ve sonu gelmez bunun da. Son olarak şu da var
ki, sürekli hiçbir ölümlü var oluş yok, ne bizim ne de nesnelerin
varlığında. Biz de, düşüncemiz de, her şey de durmadan akmakta,
yuvarlanmaktayız.
Düşünce de, düşünülen şey de durmadan devinip değişmekte olduğu
için birinden ötekine şaşmaz hiçbir ilişki kurulmaz. Varlıkla aramızda
hiçbir ulaşma yok; çünkü her insan her zaman doğmakla ölmek
arasındadır; kendinden verebildiği dumanlı bir görüntü, bir gölge ve
kaypak, cılız bir yorumdur. Düşüncenize kendi varlığını yakalatmaya
kalkacak olursanız, suyu avuçlamaktan başka bir şey olmaz
yapabileceğiniz; çünkü yaratılıştan her yana akan bir şeyi ne kadar
sarıp sıksanız, yakalamak, avucunuza almak istediğiniz o ölçüde
yitireceksiniz. Her şey bir değişmeden ötekine geçmek zorunda
olduğu için gerçek bir kalgınlık arayan akıl, kalan, duran hiçbir şey
bulamayarak yaya kalır çünkü her şey ya var olmak üzeredir ve henüz
hiç de var değildir, ya da daha doğmadan ölmeye başlamaktadır.
Platon der ki bedenler doğar, ama var olmazlar. Ona kalırsa
Homeros'un Okyanus'u tanrıların babası, Thetis'i de anası yapması
bize her şeyin durmadan dalgalanıp akmakta, renkten renge girip
değişmekte olduğunu anlatmak içindir. Kendinden önceki bütün
filozofların da bu kanıda olduğunu söyler yalnız Parmenides
büyük bir güç saydığı devinimin nesnelerde olamayacağını
söylüyormuş. Pytagoras'a göre madde akıcı ve geçicidir. Stoacılara
göre şimdiki zaman yoktu; şimdi dediğimiz, geçmişle geleceğin
bağlantısı, bileşimidir. Herakleitos'a göre, hiçbir insan aynı ırmakta iki
kez yıkanmamıştır. Epikharmos'a göre, geçmişte borç almış olan şimdi
borçlu değildir geceden sabah yemeğine çağırılmış biri bugün davetsiz
gelir yemeğe, çünkü çağıran ve çağrılan aynı adamlar değildirler artık,
başka birer adam olmuşlardır. Ölümlü bir nesne iki kez aynı halde
bulunamaz; çünkü farkedilmez anlık bir değişmeyle bir dağılır, bir
toplanır bir gider bir gelir. Öyle ki, doğmaya başlayan şey hiçbir
zaman tam bir varlığa erişemez; çünkü bu doğuş zaten hiç bitmez, bir
sona varır gibi durmaz, tohum halinden başka hallere, bir o yana bir
bu yana doğru hep değişir durur. İnsan tohumu ana karnında biçimsiz
bir meyve olur önce; sonra çocuk biçimini alır karından çıkınca
memelik bebek olur sonra bir küçük oğlandır, sonra bir delikanlı,
sonra olgun, sonra yaşlı bir insan, sonra çökmüş bir ihtiyar. Öyle ki
yaş ve ona bağlı oluş hep bir önceki durumu bozup dağıtarak yürür:
Mutat enim mundi naturam totius aetas,
Ex alioque alius status'excipere omnia debet, Nec manet ulla sui
similis res: omnia migrant, Omni commutat natura et vetera cogit.
(Lucretius)
Zaman değiştirir özünü her şeyin; Bir durumundan bir başka durum
çıkar hep; Benzerlik kalmaz biçimden biçime; Doğa zorlar her şeyi
başkalaşmaya. Öyleyken biz insanlar ölümün her türlüsünden
budalaca korkarız:
Ölüm çok geçirdiğimiz, durmadan geçirmekte olduğumuz bir
durumdur. Herakleitos'un dediği gibi ateşin ölümü havanın doğuşu,
havanın ölümü suyun doğuşu olduktan başka bu durmadan doğup
ölmeleri kendimizde daha açıkça görebiliriz. İhtiyarlık gelince olgun
yaş ölür gider; gençlik olgun yaşta biter, çocukluk gençlikte, ilk yaş
çocuklukta, kaldı ki dünkü gün bugün ölmüştür, bugün de yarın ölmüş
olacak... (Kitap 2, bölüm 12)
Cimriliği yaratan yoksulluk değil zenginliktir daha çok. (Kitap 1,
bölüm 14)
İNSAN VE AKIL
Yine kendime döneyim: Kendimde değer verdiğim tek şey, hiç
kimsenin kendinde eksik görmediği bir vergidir: Kendi aklımı
beğenmekle her insanın, her gün yaptığını yapmış oluyorum. Kim
kendini akılsız sayabilir?
İnsanın kendini akılsız sayması mantıkça da mümkün değildir. Öyle
bir sakatlık ki bu, onu kendinde gören, kendinde görmüyor demektir.
Öyle bir illet ki bu, devası yoktur; ama hastanın gözü kendine çevrilip
de bu illeti gördü mü illet dağılıverir güneşin sisleri dağıtması gibi. Bu
konuda insanın kendini kötülemesi, temize çıkarması, kendini kusurlu
görmesi bütün kusurlarından yakınmasıdır. En zavallı, en allahlık
insanlar bile akıldan yana paylarına razıdırlar. Başkalarında bizden
daha fazla yiğitlik, beden gücü, deneyim, yetenek, güzellik görebiliriz;
ama akıl üstünlüğünü kimseye vermeyiz.
Başkalarında doğru düşünceler gördük mü bunları, şöyle bir
düşünmekle biz de bulabilirdik sanırız. Başkalarının eserlerinde
gördüğümüz bilgiyi, sanatı ve daha başka değerleri bizimkilerden
üstün tutabiliriz; ama düpedüz düşüncenin bulduklarına kendi
düşüncemizle de pekala varabileceğimize inanırız; onların
büyüklüğünü ve zorluğunu bir türlü göremeyiz, meğer ki bu
düşünceler bizden ölçülmez bir uzaklıkta olsun. Onun için benim
yazdıklarımın pek tutulacağını, övüleceğini ummuyorum; bu çeşit
yazarların ünü az olur.
Hem sonra kimin için yazıyoruz? Kitaplar arasında yaşayanlar,
bilginler, bilginlikten başka bir değer tanımazlar insan düşüncesinin,
bilgi toplamak, güzel yazmaktan başka bir yolda ilerleyebileceğini
kabul etmezler: Scipiolar'ı birbirine karıştırdıysanız, artık
söyleyeceğiniz sözlerin nasıl bir değeri olabilir? Onlara göre
Aristoteles'i bilmeyen kendini de bilmiyor demektir. Basit ruhlu
bilgisiz insanlarsa kendilerini aşan ince bir sözün değerini ve önemini
görmezler. Dünyayı dolduran da bu iki çeşit insandır. Sizin dilinizden
anlayacak üçüncü bölüğe, ruhları kendiliğinden düzenli ve güçlü
insanlara gelince, onlar o kadar azdır ki aramızda adları sanları bile
duyulmaz. Onlara kendimizi beğendirmeye çalışmakta fazla bir kar da
yoktur.
Doğanın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler. Çünkü hiç
kimse akıl payından şikayetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını
beğenmemesi için aklından ötesini görebilmesi gerekir. Ben
düşüncelerimin doğru olduğunu sanıyorum: Ama öyle sanmayan kim
var? Aklımın sakat olmadığına benim bulduğum en iyi tanıt kendime
az değer verişimdir. Sakat olsaydı kendime beslediğim sevgi onu
kolayca aldatabilirdi; çünkü ben kendimi öyle seviyorum ki; sevgimi
bir türlü kendimden dışarıya çıkaramıyorum. Herkes sevgisini bir sürü
dosta, tanıdığa dağıtırken, ben kendi içimin rahatından, kendi
varlığımdan başka şeye bağlanamıyorum. Başka şeylere bağlanışım
kendi isteğimle, bile değildir.
Mihi nempe valere et vivere doctus. (Persius)
Sağlıklı olmak ve yaşamak, işte benim bütün bilgim. Böyle iken,
düşüncemin kendi yetersizliğini yüzüne vurmaktan hiç geri kalmadım.
Gerçekten düşüncemin en çok üstünde durduğu şeylerden biri de
budur. Herkesin gözü dışardadır ben gözümü içime çevirir, içime
diker, içimde gezdiririm. Herkes önüne bakar, ben içime bakarım:
Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi
yoklar, kendimi tadarım. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir
hep kendisinin ötesine gitmek sevdasındadır.
Nemo in sese tentat descendere. (Persius)
Kimse kendi içine inmeye çalışmaz. (Kitap 2, bölüm 17)
ÖLÇÜ
İnsan elinde ne illet var ki, dokunduğunu değiştiriyor
kendiliğinden iyi ve güzel olan şeyleri bozuyor. İyi olmak arzusu
bazen öyle azgın bir tutku oluyor ki, iyi olalım derken kötü oluyoruz.
Bazıları der ki, iyinin aşırısı olmaz, çünkü aşırı oldu mu zaten iyi değil
demektir. Sözcüklerle oynamak diyeceği gelir insanın buna.
Felsefenin böyle ince oyunları vardır. İnsan iyiyi severken de, doğru
bir işi yaparken de pekala aşırılığa düşebilir. Tanrının dediği de budur:
Gereğinden fazla uslu olmayın, uslu olmanın da bir haddi vardır.
Okunu hedeften öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştırmayan okçudan
daha başarılı sayılmaz. İnsanın gözü karanlıkta da iyi görmez, fazla
ışıkta da. Platon'da Kallikles der ki, felsefenin fazlası zarardır. Felsefe
bir kerteye kadar iyidir, hoştur yararlı olduğu kerteyi aşacak kadar
derinlere gidersek çileden çıkar, kötüleşiriz; herkesin inandığı, uyduğu
şeyleri küçümseriz; herkesle doğru dürüst konuşmaya, herkes gibi
dünyadan zevk almaya düşman oluruz; kimseyi yönetemeyecek,
başkalarına da kendimize de hayrımız dokunmayacak bir hale geliriz;
boş yere şunun bunun sillesini yeriz.
Kallikles doğru söylüyor çünkü felsefenin fazlası bizim gerçek
duygularımızı körletir gereksiz bir inceleme ile bizi doğanın güzel ve
rahat yolundan çıkarır. (Kitap 2, bölüm 30)
Düşüncede saplantı ve azgınlık en açık ahmaklık belirtisidir. Canlılar
arasında eşekten daha kendinden emin, daha vurdumduymaz, daha
içine kapalı, daha ciddi, daha ağırbaşlı olanı var mıdır? (Kitap 3, bölüm

TARTIŞMALAR
Azgın tartışmalar da keşke, diğer söz suçları gibi ceza görselerdi.
Hep öfkenin alıp götürdüğü bu düşünce çarpışmalarında insanın
etmediği kötülük kalmaz. İlkin düşüncelere çatarız, sonra da insanlara.
Tartışmada esas, karşımızdakinin düşüncesini çürütmek olduğu,
herkes çürütüp çürütüldüğü için, tartışmanın sonunda olan şey
gerçekten büsbütün uzaklaşmaktadır. Onun için Platon, Devlet'inde
akılca ve ruhça zayıf olanlara tartışmayı yasak etmiştir. Doğru dürüst
adım atıp yürümesini bilmeyen bir insanla gerçeği aramaya çıkmanın
anlamı var mı? Aradığımız şeyi bırakıp onu nasıl bir yoldan
arayacağımızı düşünürsek ondan hiç de uzaklaşmış olmayız. Ama yol
derken softaların ve allamelerin yollarını değil, sağduyumuzla
bulduğumuz doğal yolları kastediyorum. Tartışma ile neye varılabilir?
Biri doğuya gider, biri batıya; yolda rastladıkları ayrıntılara saplanır
ve konudan ayrılırlar. Bir saat cenkleştikten sonra neyi aradıklarını
bilmez olurlar: Kimi konunun üstüne çıkmış, kimi altına inmiş, kimi
de kenarında kalmıştır. Kimi bir sözcüğe, bir benzerliğe takılır
kimi, söylenene kulak bile vermeden bir şeyi tutturur ve yalnız
kendi söylediklerini dinler başka biri de, kendine güvenemediği için
her şeyden kaçınır, hiçbir düşünceyi kabul etmez, ta başından her şeyi
karıştırır, yahut da söz kızışınca, büsbütün susar ve bir daha ağzını
açmaz; bilgisizliğini küskünlüğünün altında saklar, mağrur bir
küçümseme ya da budalaca bir alçakgönülle tartışmadan kaçar. Bazısı
yalnız saldırmasını bilir, kendini korumak umurunda değildir; bazısı
da yalnız sesinin ve ciğerlerinin gücüne dayanır. Bakarsınız birisi tutar
kendine karşı dönüverir; başka biri kalkar önsözlerle, yersiz
hikayelerle kafa şişirir. Kimi vardır, sıkıştığını görünce karşısındakini
susturup kaçırmak için düpedüz sövüp saymaya başlar ve bir Alman
kavgası çıkarmaya çalışır. Başka bir türlüsü de vardır, konuya hiç
bakmadan sizi bir sürü mantık çemberleriyle, diyalektik oyunlarıyla
kuşatıp boğmaya savaşır. (Kitap 3, bölüm

Bütün toptancı yargılar çürük ve tehlikelidir. (Kitap 3, bölüm

GERÇEK NEDENLER
Kolayca doğrulanabilir ki, büyük yazarlar, olayların nedenleri üstüne
yazarken, yalnız en doğru bildikleriyle yetinmez, bir ince buluş, bir
güzellik getirmek koşuluyla, inanmadıklarını da yazarlar. Bir şeyi
ustaca söylediler mi, yeterince doğru ve yararlı söz etmiş olurlar. Asıl
neden hangisidir, kesinlikle bilemeyiz; birkaçını biraraya getirir
bakarız, doğru olan bunlardan biri midir diye:
Namque unam dicere causam
Non satis est, verum plures unde una tamen sit. (Lucretius)
Bir tek neden göstermek yetmez; Birkaçını vermeli, bir teki doğru da
olsa.
Hapşıranlara sağlık dilemek adetinin nereden geldiğini
sorar mısınız bana? Biz insanlar üç türlü yel çıkarırız: Altımızdan
çıkan pek pistir, ağzımızdan çıkan bir oburluk belirtisi sayılır
üçüncüsü hapşırmadır, baştan geldiği ve ayıp yanı olmadığı için hoş
yüzle karşılarız onu böyle. Gülmeyin bu ince buluşa: Aristoteles'indir
derler.
Plutarkhos'ta okudum sanıyorum: Tanıdığım bütün yazarlar arasında
sanatı doğaya, düşünceyi bilime en iyi katmış olanıdır Plutarkhos.
Deniz yolcularındaki mide bulanmasının nedeni üstünde dururken
bunun korkudan ileri geldiğini, korkunun böyle bir sonuç
verebileceğine kanıtlar olduğunu söylüyordu. Deniz beni de pek tutar,
ama bunun bende korkudan gelmediğini biliyorum; akıl yoluyla değil
deneme yoluyla biliyorum bunu. Başkalarından duyduklarım bir yana,
hayvanların, özellikle domuzların da başına geliyor, hiçbir tehlikeden
kuşkulanmadıkları zaman. Bir tanıdığım da şunu anlattı bana:
Kendisini deniz pek tuttuğu halde, birkaç kez büyük fırtınalarda
duyduğu korkudan mide bulantısı geçivermiş. Seneca'nın: Tehlikeyi
düşünemeyecek kadar hastaydım, dediği gibi. Su üstünde hiç
korktuğum olmamıştır, başka yerlerde de olmadığı gibi: Karşılaştığım
nice tehlikeler, ölümün ta kendisi bile aklımı başımdan alıp allak
bullak etmemiştir beni.
Korku bazen kafasızlıktan gelir, yüreksizlikten de geldiği gibi.
Karşılaştığım bütün tehlikelerde gözlerim açık, kafam işlek,
sapasağlam kalmıştır. Kaldı ki bir şeyden kaçınma da yürek ister
insanda. Korkusuzluk işime yaramıştır eskiden, başka zararları
yanında, kaçışıma çeki düzen vermek için. Kaçarken ürkeklik
duymadım diyemem, ama şaşkınlığa, büyük korkulara da kapılmadım.
Heyecanlıydım, ama aklım başımdan gitmemişti. Büyük ruhlar daha
da ileri gider, kaçışlarında sakin, telaşsız olmakla kalmaz, gururlarını
da yitirmezler. Alkibiades, silah arkadaşı Sokrates'in nasıl kaçtığını
anlatır: Onu, der, ordumuzun arkasında, Lakhes'le birlikte en son
kaçanlar arasında buldum. Rahatça, korkusuzca, seyrettim onu; çünkü
altımda iyi bir at vardı; o ise yayaydı ve yaya olarak savaşmıştı. İlk
gözüme çarpan, Lakhes'den daha temkinli ve kararlı görünmesi oldu.
Her zamanki gibi meydan okurca yürüyordu. Çevresinde olup
bitenleri izleyen, ölçüp biçen bakışları güvenli ve düzenliydi. Bir
dostlara bir düşmanlara bakarken, dostları yüreklendirmek,
düşmanlara da, üstüne gelecek olana kanını pahalıya ödeteceğini
anlatmak ister gibiydi. Kurtuldular, çünkü böylelerine pek saldırmaz
düşman, korkanların ardına düşer.
Bu büyük komutanın anlattığı, bizim de her gün yaşadığımız bir şeyi
öğretiyor bize: Tehlikelerden kaçınmakta aşırı telaşa düşmek
kendimizi tehlikenin kucağına atmanın en kestirme yoludur.
Quo timoris mirıusest, eo minus femıe periculi est. (Titus-Livius)
Ne kadar az korkarsak o kadar az tehlikedeyiz. (Kitap 3, bölüm 6)
KORKU ÜSTÜNE
İyi bir doğa uzmanı değilim dedikleri gibi, korkunun bizi hangi
yollardan etkilediğini pek bilmem; ama pek garip bir tutku olduğu da
su götürmez. Hekimlerin dediğine göre ondan tez aklımızı başımızdan
alan hiçbir tutku yoktur. Gerçekten korkudan aklını yitiren çok
adamlar görmüşümdür. En sağlam kişilerin korku süresince inanılmaz
şaşkınlık hallerine düştükleri olur. Bilgisiz halkı, korkudan atalarını
mezardan çıkmış, kefenlere sarılı dolaşır görenleri, cinlerin perilerin
saldırısına uğrayıp çarpılanları bir yana bırakıyorum, meslekleri gereği
korkmamaları gereken nice askerlerin korkudan bir koyun sürüsünü
zırhlar kuşanmış bir alay, sazları, kamışları mızraklı akıncılar, dostları
düşman, beyaz haçı kızıl haç sandıkları az mı görülmüştür?
Bourbon Dukası Roma'yı aldığı sırada, Şaint Pierre semtini bekleyen
bir nöbetçi subay, ilk hücum borularını duyar duymaz öyle; bir
korkuya kapılıyor ki, elinde alem, bir yıkıntının deliğinden dışarı
fırlıyor, şehrin içine doğru gittiğini sanarak düşmana doğru üçyüz
adım kadar koşuyor, neden sonra aklı başına gelip geri dönüyor
ve aynı delikten içeri giriyor. Bures Kontu bizden Saint-Paul'ü aldığı
zaman, alemdar subay Julie o kadar ucuz kurtulamıyor: O da korku
şaşkınlığıyla bir delikten sur dışına çıkınca kuşatanlar paramparça
ediyor kendisini.
Aynı kuşatmada bir soylu kişinin yüreği korkudan öylesine sıkışıp
duruveriyor ki, yarasız beresiz sur hendeğine düşüp ölüyor. Aynı
korku bazen bütün bir kalabalığı sarar. Germanicus'un Almanlar'la bir
karşılaşmasında iki büyük alay korkudan birbirinin tam tersi iki yöne
kaçışıyorlar.
Korku kimi zaman topuklarımıza kanat takar, kimi zaman da
ayaklarımızı yere çiviler. İmparator Theophilus'un başına geldiği gibi:
Agarenler'e karşı yitirdiği bir savaşta şaşkınlıktan dona kalıp bir türlü
kaçamıyormuş; sonunda ordu komutanlarından biri gelip derin bir
uykudan uyandırır gibi sarsmış onu: Ardımdan gelmezseniz, demiş
öldürürüm sizi; çünkü canınızı yitirmeniz, esir düşüp İmparatorluğu
yitirmenizden daha iyidir.
Korkunun gücü son haddine şöyle varır ki, ödev, ve onur yerinde
elimizden aldığı yiğitliği kendi buyruğunda gösterir bize. Romalıların
Annibal'a karşı Sempronius komutasında ilk meydan savaşını
yitirdikleri sırada, on bin kişilik bir piyade tümeni korkudan kaçacak
delik arayıp bulamazken düşmanın en güçlü kanadı üstüne şaşkınca
yürümüş ve görülmedik bir gayretle yarmayı başararak bir sürü
Kartacalı'yı öldürmüşler, onurlu bir zaferle elde edeceklerini yüz
karası bir kaçışla elde etmişler.
En çok korktuğum şeyin korku olması bundandır. Bütün belalardan
daha belalı bir yanı vardır korkunun... Savaşın bir döneminde bir hayli
hırpalanmış, yara bere içinde kalmış askerleri ertesi gün yeniden
düşmanın üstüne yürütebilir, ama içlerine korku düşmüş askerleri
önlerine bile baktıramazsınız. Mallarını yitirmek, sürülmek, köle
olmak korkusuna kapılanlar, yemelerinden, içmelerinden,
uykularından olup sürekli bir telaş içinde yaşarlar.
Oysa yoksullar, haydutlar, köleler çoğu zaman daha keyifli yaşarlar.
Korkudan kendilerini asan, boğarkadaş, uçurumlara atlayan nice insanlar
da gösteriyor ki bize korku ölümden daha amansız, daha dayanılmaz
bir beladır.
Eski Yunanlıların bildiği bir başka çeşit korku varmış; bizim
aklımızın şaşkınlığı dışında bir dürtüden gelirmiş. Toptan bir halkın,
orduların kapıldığı olurmuş bu korkuya. Kartaca'nın altını üstüne
getiren böylesi bir korku olmuş. Bağrışıp çağrışmalar gökleri tutmuş;
bir baskın varmış gibi millet sokaklara dökülmüş, düşmana saldırır
gibi birbirlerini yaralamış öldürmüşler. Kargaşaya, şamataya
boğulmuş bütün Kartaca: Sonunda dualar, kurbanlarla tanrıların
öfkesini yatıştırmışlar da öyle kurtulmuşlar bu beladan. Pan tanrının
saldığı korku anlamına panik diyorlar buna. (Kitap 1, bölüm 19)
KENDİNE ACINDIRMAK
Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir duyumuz
vardır. Dertlerimizle dostlarımızı acındırmak, kendimize vah vah
dedirtmek. Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini
ağlatmak isteriz, neredeyse.
Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördük mü överiz,
ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılırız,
kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz.
Oysaki insan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak.
Kendini yok yere acındıran gerçekten dertli olunca acınmamayı
hakeder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı
iken ölü göstereni, ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm
ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar,
iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi
acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu
gördüğüm kimseler kadın da değildi. (Kitap 3, bölüm 9)
ALIŞKANLIK
Bir köylü kadın, bir danayı doğar doğmaz kucağına alıp sevmiş,
sonra da bunu adet edinmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış;
sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu
zaman, onu yine kucağında taşıyabilmiş. Bu hikayeyi kim
uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlatmış
olacak. Gerçekten alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası
yoktur. Yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar; başlangıçta
kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür ama, zamanla, oraya yerleşip
kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine,
gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez...
Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşımızda belirmeye başlar
ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir
tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere içinde
bırakır; anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da, oğlunun savunmasız
bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca
ve kahpece aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak
sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın, dönekliğin asıl tohumları,
kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında,
alabildiğine büyüyüp gelişirler. Bu kötü yönsemeleri yaşın
küçüklüğüne ve işin önemsizliğine bakarak hoş görmek tehlikeli bir
eğitim yoludur. Önce şu bakımdan ki, çocukta doğa egemendir ve
doğa asıl yeni tomurcuk salarken katıksız ve gürbüzdür; sonra da,
hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki: Ha altın
çalmışsın, ha bir iğne. «İğne çaldı, ama altın çalmak aklına bile
gelmez» diyenlere benim diyeceğim şudur: «İğneyi çaldıktan sonra
niçin altını da çalmasın?» (Kitap 1, bölüm 23)
Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ordan burdan
alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar: Kendimizden çok
başkalarından yararlanmaya zorlamışlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)
HAYAT VE BİLİM
Quid fas optare, quid asper
Utile nummus habet, patriae charisque propinquis Quantum elagiri
deceat, quem te Deus esse Jussit et humana qua parte locatus es in re,
Quid sumus, aut quidnam victuri gignimur. (Perstus)
Neyi özlemeyiz? Neye yarar
Bunca zahmetle kazanılan para? Nedir adaletin, insanların bizden
beklediği? Tanrı ne olmamızı istemiş bizim? Neyiz? Neyin peşinde
koşuyoruz? Bilmek ve bilmemek nedir? Öğrenimin amacı ne
olmalıdır? Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir? İyiye özenmeyle
açgözlülük, krala bağlılıkla kölelik, özgür yaşamakla keyfine göre
yaşamak arasında ne farklar vardır? Ölümden, acıdan ve ayıptan ne
zaman korkulmaz?
Et quo quemque modo fugiatque feratque laborem. (Horatius)
Dertlerden nasıl kurtulmalı dertlere nasıl katlanmalıyız.
İşte ona (öğrenciye) bunları söyleyeceğiz. Çünkü, insanın zihnine
dolduracağımız ilk sözler onun ahlakını ve ruhunu yoğuracak, ona
kendini tanımasını, iyi yaşamasını ve iyi ölmesini öğretecek olan
sözler olmalıdır.
Bilimleri öğrenmeye, bizi kölelikten kurtaracak olan bilimlerden
başlayalım. Nasıl her şeyin işe yarar bir tarafı varsa bütün bilimler de,
şu veya bu şekilde, hayatımız için yararlı olabilirler ama biz, amacı
doğrudan doğruya hayat olan bilimi seçelim. Hayatımızın
bağlantılarını en doğru ve doğal sınırları içinde tutmasını bilseydik
işimize yarar diye edindiğimiz bilgilerden çoğunun işimize
yaramadığını görürdük. İşimize yarayan bilimlerin içinde bile atılması
hayırlı gereksiz şişirmeler, derinlikler vardır. Sokrates'in istediği
öğretimi yararlı bilgilere yöneltmek daha doğru olur. Sapere aude.
Incipe: vivendi qui recte prorogat horam Rusticus expectat dum
defluat amnis; at ille Labitur, et labetur in omne volibilis aevum.
(Horatius)
Erdemli olmayı göze al; bu yola gir; İyi yaşamayı sonraya bırakan;
yolunda bir ırmağa Rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye
benzer; Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.