Bilinç Oluşumu ve Toplumsal Süreçler
Bilinci belirleyen biyo-psikolojik boyutun yanı sıra toplumsal koşullar da oldukça önemli bir yere sahiptir. Bilinç olgusunu toplumsal boyutu dışarıda tutarak ele almak mümkün değildir. Her ne kadar farklı disiplinler yalnızca kendi açılarından bilince sınırlar çizmişlerse de bilinç temelde toplumsal bir üründür ve toplumsal süreçte gerçeklik kazanır.
Bilinç oluşumunda, bireyin somut yaşam deneyimlerinin büyük rolü bulunmaktadır. Bu deneyimler ise analitik olarak ayrıştırıldığında duygular, düşünceler, özlemler gibi bireysel özelliklerin yanı sıra, değerler, normlar, amaçlar gibi sosyal kazanımları da ihtiva ettiği görülür. Çok değişik öğelerin oluşturduğu bilinç olgusu, bireyin davranışlarını ve eylemlerini biçimlendirici ve yönlendirici bir niteliğe sahiptir.
Bireylerin bilinci, genel olarak nesnel yaşamın koşulları içinde biçimlenir ve değişir. “Bireyin toplumsal varlığı, belirli toplumsal ilişkiler içinde varoluşu onun bilincini belirler. Bu vurgulama ile bireyin toplumsallaşması olgusu yani insanın bireyleşmesi, bilinç kazanma olgusu ile toplumsal ilişkiler sistemi arasında sıkı bir bağlantı söz konusudur. Bu bağlantı içinde birey bir yandan kendi özdeneyimleriyle edindiği bilgilere dayalı bir bilinç bölümü oluştururken (somut bilinç-concrete consciousness), diğer yandan da mevcut toplumsal yapının nitelikleri doğrultusunda koşullanması sürecinde de bu içinde biçimlenmiş olan toplumsal bilinci (social consciousness) içermekte ve böylece kendisi açısından soyut nitelikte olan olgulara ilişkin bilinci oluşturmaktadır (soyut bilinç-abstract consciousness)" (Oskay, l983: 223-224).
Bilinci oluşturan dinamikler; “kültürün tutumlar, referans idealleri, alışkanlıklar gibi ele gelmez öğeleridir" (Mucchielli, l99l: 57). Çok farklı sosyal ve kültürel etkenler, bireyin algılama, usa vurma, anlamlandırma, yargılama vb. yetilerini yeniden oluşturur. Birey genelde sosyalizasyon sürecinde toplumsal akıl ya da topluma içkin düşüncelere vakıf olur, toplumdan desenler alır, ortak tavırlar, heyecanlar, coşkular sergiler. Toplumun ortak vaziyet alışları ve ortak düşünme formuna uygun hareket eder.
Bilinç, toplumsal yaşam sürecinde oluşur, başkalaşır ve yeni görünümler kazanır. Sosyal hayat ise, sürekli değişen, yenilenen, dinamik bir karakter taşır. Toplumsal ilişkiler, düşünme ve davranma biçimleri, örgütlenme tarzları vs. giderek başkalaşmaktadır. Bu durum doğal olarak bireyin düşünme, duyma, algılama ve eylemde bulunma, evreni kurma, yaşama tarzı oluşturma, yeni bir ilişkiler sistemi ve yeni bir sosyal ilişkiler ortamı tesisine yol açar. Toplumsal yaşamda gözlemlenen değişme ve gelişmeler yani siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel olaylar bireyin duyma, düşünme tarzları ile sosyal yaşam biçimlerini dönüştürdüğü gibi bir bütün olarak bilinç yapısının da değişmesine yol açar.
Bilinci bu bağlamda, toplumsal koşulların bir ürünü olarak görebiliriz. Zira, bilinci, salt bireysel ya da psikolojik öğelerle açıklamak insan gerçeğini ve bilincin eklemlendiği gerçekliği (gerçeklikler evrenini) dışarıda tutmak anlamına gelir. Dolayısıyla bilinç toplumdaki tüm etki ve ilişki alanlarının kesiştiği noktada gerçeklik kazanır.
Sosyal Yaşam ve Bilinçlenme Süreci
Bilinçlenme, bireyin kendi öznel konumunun, grubunun/ekibinin, sınıfının, katmanının ya da toplumsal kültürünün duyarlı bir öznesi olarak devinimde bulunması sürecine denir.
Bilinçlenme genel anlamda bireyin dış dünyayla kurduğu temasla birlikte başlar. Birey, kendisini kuşatan fiziki ve sosyal dünyanın bilgisine vararak, bu doğrultuda tutum, kanaat ve tavır sergileyerek bir farkındalık zemini keşfeder. Toplumların yapısal koşullarına bağlı olarak bilinçlenme farklı şekillerde tezahür eder. Toplumsal ilişkilerde meydana gelen değişmeler, bireylerin farklı durumlara ilişkin tutum ve tavırlarını önemli oranda etkiler. Bilinçlenme toplum üyelerinin ortak duyma, düşünme ve davranışta bulunmalarını sağlar. Toplumsal sorunlara karşı takınılan ortak tavır toplumsal bilincin tezahür ettiğini gösterir. Toplumsal bilinçlenme bir bakıma bireylerin toplumsal süreçteki ilişkileri ve karşılaştıkları engeller neticesinde aidiyet duygusunun keskinleşmesiyle kendisini gösterir. Gerçekte, grup-toplum hayatı yaşayan her birey, içinde bulunduğu mensubu olduğu yerin anlam öğelerini içinde barındıran bir aidiyet bilincine sahiptir. Bu aynı zamanda kişinin aidiyet derecesine bağlı olarak bir toplumsal-kolektif iradeyi dikkate aldığı ya da ona uyduğu anlamına gelir.
Doğan Ergun (l982: 28-29) bilinçlenmenin bir tutumu içerdiğini ve insanların toplumsal yaşantılarında bir takım olumsuzluklarla karşılaştıklarında kendilerini var kılan özelliklerin farkına vardıklarını ve söz konusu sorunlar karşısında bilinçlendiklerini ileri sürer. Ergun' a göre, bireyler ya bir takım sorunlarla karşı karşıya kaldıkları zaman ya da uyumsuzlukları ölçüsünde bilinçlenirler. Ergun'a göre "insan, toplumsal gerçek içinde, olanaklarının gerçekleşmesinde, ihtiyaçlarının giderilmesinde engellerle ve saptırmalarla karşılaştıkça bilinçlenmektedir. Bu psikolojik bir veridir. Yani bireysel düzeyde bilinçlenmeyi yaratan ihtiyaçtır; yeni bir ihtiyacın ya da yeni ihtiyaçların bilincine varıncaya kadar insanın yaşantısı alışkanlıkların kazandırdığı otomatizm içinde devam eder. Bir tutum ya da davranış olarak yaşandığı ya da gerçekleştiği için, tek tek insanlarda görülen bu bilinçlenmeye, bu bireysel sonuca 'gerçek bilinç' denir."
Bireyin bilinçlenme süreci yukarıda bahsedildiği gibi, onun fiziksel ve toplumsal çevresine, sınıfsal konumu ile her türlü istek, hedef, çıkar ve eğilimlerine bağlı olarak toplumsal yaşamı içinde gerçeklik kazanır. Bir başka deyişle bilinçlenme bireyin toplumsal yapı içindeki öznel, nesnel ve toplumsal konumunun türevi bir oluşumdur. Bilinçli bir varlık olarak birey, tüm bu bileşimlerin şekillendirdiği bütünsel yapı ekseninde kendisini, mesleki faaliyetlerini, toplumsal ilişkilerini algılar ve anlamlandırır. Bu doğrultuda bilinç, insan davranışını yönlendirir ve bilinçsel yapıyla eş düşen bir yaşam tasarımının ortaya çıkmasını sağlamış olur.
Bilinç ve Toplumsal Eylem
Bilinç gerek bireysel gerekse toplumsal düzlemde birbirinden farklı süreçlerde kişilerin ya da toplumsal kümelerin yönelimini belirlemede etkili bir öğedir. Bilinç, bireyin zihinsel bütünlüğünü sağladığı gibi davranışlarında yol gösterici ve eyleme yön veren bir düşünsel bütünlük oluşturur. Ancak, şu da bir gerçektir ki, bilincin birey düşüncesini ve eylem biçimini; sosyal, ekonomik, hukuki, siyasi ve kültürel ilişkileri, örgütsel yapıları, nasıl etkilediği ve bu yönde yapılanmalar üretilmesine nasıl katkı sağladığı oldukça karmaşık ve soyut ilişki süreçlerine dayanır.
Bu bağlamda, R.Linton, M.Mead, A.Kardiner, R.Benedict, E.Erickson, G.Bateson gibi Kültüralist okula mensup antropologlar bir zihinsel bütüne sahip olmanın beraberinde ortak tutum ve davranışlara yol açtığını kanıtlamaya çalışmışlardır. Kültüralist okul taraftarlarına göre, "bir toplum düzeyinde, birbirinin aynısı ya da birbirine yeterince benzeyen kültürel koşullar bütünü, toplumun bütün üyeleri arasında şeyleri aynı şekilde görme ve bazı tipik durumlarda aynı şekilde davranma özelliği" yaratmaktadır. Aynı kültürle yeterince "aşılanmış" bireylerin ortaklaşa paylaştıkları, bu türde bir kültürel kişilik, temel kişilik terimiyle adlandırılır. Temel kişilik bütün Komanciler in Komançi, Fransızların da Fransız gibi düşünmesini ve tepki göstermesini sağlayan ortak inanışların bütünüdür" (Mucchielli, l99l: l5).
Gerçekte, ortak bir bilinç bileşenine sahip olma yalnızca toplumdaki düşünme ve akıl yürütme kalıplarını paylaşmakla kendisini göstermemekte aynı zamanda, yaşama ilişkin bir takım alışkanlık ve davranışları benimsemek ve sürdürmede de etkili olmaktadır (Mucchielli, l99l: l0). Bilinç, doğası gereği insan edimlerine biçim verir. İnsani eylemlerin niteliğini ve yönünü belirler. Birey, sahip olduğu bilinç yapısının niteliği ölçüsünde dış dünyayı algılar ve insana, topluma ve evrene ilişkin tepkiler geliştirir.
Gerçekte, insan davranışları, zihinsel bir arkaplandan beslenir. Davranışlar ani, tesadüfi bir şekilde meydana gelmezler. Bu türde hareketler daha çok refleks olarak isimlendirilir. Davranışlar bilinçli tavırlardır; bireyin dış nesnel gerçekleri okuma biçimine göre farklı bir şekil alır. Davranışlar, bir takım prensiplere, inançlara, bilgilere göre oluşurlar. Bunlar genel bir ifade ile bilinç ya da zihniyet olarak adlandırılır. Bir başka deyişle davranışların temellendiği düşünsel öbek, gerçekte bir zihinsel inşa formudur. Kişi davranışlarını belli bir düşünsel sisteme göre yönlendirir. Davranışların amaca yönelikliğini belirleyen esas espri, bireyin içsel oluşumuyla olan oryantasyonuna dayanır. İçsel oluşum dış nesnel gerçekliklere de yansır. Tutum, davranış, vaziyet alış, yaşam biçimi hepsi kişinin sahip olduğu bilinç durumunun izlerini taşır.
Bundan dolayı, davranışlarımız bilincimizin gözle görülebilen tezahürleri sayılabilir. Her toplumda, grupta, çete ya da akran grubunda belirli spesifik davranış kalıpları mevcuttur. Bu her grup ya da topluluğun kendi anlamsal çerçevesi olduğu anlamına gelir. Yani kısmi ya da mikro bilinç/zihniyet envanterinin olduğunu gösterir.
İnsanın her davranışı gerçekte birbiriyle irtibatlı bilinç durumlarını refere eder. Davranış kalıpları, belli bir zihinsel inşa tarzından köken alır. Davranışlar, amaçlı hareketler kişinin odaklandığı, demir attığı zihinsel peronla uyum içindedir. Zihniyetler salt anlamda birer terminaldirler. Kişilerin davranışlarına, vaziyet alışlarına, hayat tasarımlarına, insanı , toplumu ve evreni yeniden kurma çabalarına kılavuzluk ederler.
Oskay (l983:226) da bu çerçevede, bilincin, bireysel davranışlarımızı yönlendirmede potansiyel bir güce sahip olduğunu belirtmektedir. Ona göre, “her birey toplumsal konumuna uygun nesnel ve öznel özelliklerin bütünleşmesiyle ulaştığı kendisine özgü bir bilinç düzeyine sahiptir. Bu bilinç düzeyi doğrultusunda toplumsal, kültürel, politik, ekonomik vb. çevredeki olgu ve oluşumları değerlendirir, yorumlar ve davranışlarına yansıtır. Bundan böyle her bireyin toplumsal evrene yaklaşımı öznel, subjektif bir nitelik taşır. Çünkü her bireyin 1) fiziksel ve toplumsal çevresi, 2) sınıfsal konumu, 3)fizyolojik yapısı, 4)istem, amaç ve çıkarları, 5) geçmiş deneyimleri, psikolojik geçmişi farklılıklar gösterir."
Psikolog Wundt, davranışlarımız üzerinde bu ölçüde belirleyici olan bilinç öbeğini anlayabilmek için, bireysel bilincin içinde doğduğu ve serpildiği, toplumsal, kültürel, siyasal, ve moral tüm yapıların analiz edilmesi gereğinden söz eder (Bilgin, l987:

. Dolayısıyla, birey davranışını oluşturan bilinç örgüsünü, ancak, bu yolla açımlama imkanı bulacağız.
Marx ve Toplumsal Bilinç
Marx, Alman İdeolojisi’nde, “bilinç, hayatı değil, hayat bilinci belirler” görüşüne yer vermektedir. Ona göre, “insanın varlığını tayin eden şey onun bilinci değil, aksine bilinci tayin eden şey sosyal sistem yani toplumdur. İnsanoğlu, düşüncesinin kendi sosyal varlığına biçim verdiğine inandığı halde, gerçek bunun tamamen tersidir; sosyal realite insanın düşüncelerine biçim vermektedir. Fikirlerin, kavramların ve bilincin ortaya çıkışı insanların maddi hayatı ve nesnel alışverişleriyle ve gerçek hayatın dili ile doğrudan ilgilidir ve iç içe girmiş süreçlerdir” (Fromm, l993: 127).
Marx’a göre, hem bilinç hem de bilinçdışı toplumsal bir olgudur. "Çoğu gerçek insani deneyimlerin bilinçaltından bilince çıkmasına izin vermeyen sosyal bir süzgeç tarafından belirlenir. Bu sosyal süzgeç öncelikle dil, mantık ve sosyal tabular içerir; öznel olarak gerçek gibi yaşansa da aslında toplumsal olarak üretilmiş ve paylaşılmış olan kurgular olan ideolojilerle (ussallaştırmalar) örtülüdür. Bu bilinç ve baskı yaklaşımı; deneysel olarak Marx'ın ‘sosyal varoluş bilinci belirler’ tanımını doğrular." (Fromm, l987:31). Bilinçli olma bir bakıma verili toplumun belirlediği “sosyal adamı” temsil eder. Varoluşsal imkanlar, toplumsal bilinci, dolayısıyla “toplumsal özne” yi olanaklı kılar. Toplumsal farkındalık bir bakıma, verili sosyal şartlar ölçüsünde gerçeklik kazanır.
Marx, belli bir sosyal grubun benzer bilinç özelliklerine sahip olduğunu belirtmekte ve bunu sınıf bilinci kavramıyla açımlamaktadır. Ona göre, sınıf bilinci, tümüyle toplumsal varoluş biçimlerinin türevi bir bilinç formu olarak görülebilir. Sınıf bilinci, öz itibariyle, bir kimsenin, bir sınıfa karşıt olarak, belirli bir toplumsal sınıfa bağlı olduğunun bilinmesini sağlayan ideolojik tanımların (eğitim, kültür) ve toplumsal davranışların (meslek yaşamı, siyasal yaşam vb.) tümünü ifade etmektedir.
Durkheim: Ortak ve Ayrı Bilinçler
Durkheim toplumları mekanik ve organik dayanışmalı toplumlar şeklinde ikili bir tasnife tabi tutar. Mekanik dayanışmalı toplumda bireysel bilinçler arasında benzerlik söz konusudur. Bireyler arasında farklılaşma yok denecek kadar azdır. Bireyler bir takım ortak değer, duygu, norm ve anlam bütünleri etrafında kolektif/ortak bir bilinç oluşturmuşlardır ve onların davranışları, eylemleri ve yaşama biçimlerine bu ortak bilinç yön vermektedir.
Organik dayanışmalı toplumda ise bireysel bilinçler arasında farklılık söz konusudur. Bireyler birbirinden farklı çıkar, inanç, değer ve güdülere sahiptir. Bireysel bilinçler farklılık temeline dayalı olarak devinimde bulunur. Toplumsal birlik daha çok farklılık temeline dayalı olarak sağlanır. Farklı unsurlar birbiriyle zorunlu etkileşim ve işbirliği esasına dayalı olarak bir tamlaşma ve bütünleşme tesis ederler. Bu durum modern toplumun farklı organları arasında bir entegrasyon meydana getirir. Ve organik dayanışma söz konusu farklı organlar arasındaki etki tepki esasına dayalı zorunlu ve bağımlı bir süreç içerisinde gerçeklik kazanır.
Toplumsal bilinci meydana getiren ortak inanç ve duygular, bireylerin, kendilerinin yarattığı inanç ve duygular olmayıp, toplumdan edindikleri bütünleştirici unsurlardır. Yani, kolektif bilincin kaynağı toplumdur. Bu nedenle de, kolektif bilinç, bireysel bilinçlerin basit bir toplamı olmayıp, bireysel bilinçlerin üstündedir. Toplumsal hayatı düzenleyen kolektif bilinç, aynı zamanda, müeyyide (yaptırım) kullanma gücüne de sahiptir. Bu niteliği ile de, din, ahlak, hukuk vb. kurumlar içinde varlığını sürdürerek, birey bilinci ve dolayısıyla, tavır ve davranışları üzerinde sürekli yönlendirici etki yapar.
Durkheim'e göre toplumsal olaylar, bireysel bilinçlerin dışındadırlar ve her zaman bireysel bilinçlerden önce gelir ve kendilerini bireye zorla kabul ettirirler (Tolan, l99l: 24). Bir bakıma toplumsal bilinç bizi kendi grup ya da zümremize bağlamış olur.
Durkheim'in ifade ettiği gibi, toplumsal bilinç “bireysel bilinçleri sardığı oranda, benzerliğe dayanan mekanik dayanışma güçlenir, kişilik de o oranda silinir. Oysa toplumlarda işbölümü arttıkça, bireyler birbirlerinin eksikliklerini tamamladıklarını daha büyük bir şiddetle duyarlar, birbirlerine sımsıkı bağlanırlar. İşte bireylerin farklılaşması sonucu meydana gelen bu dayanışmaya, organik dayanışma diyoruz. İşbölümü arttıkça organik dayanışma ve bireysel kişilik güç kazanır”(Kösemihal, l971 : 65). Bu çerçevede Durkheim için, işbölümünün artışı toplumsal bilincin zayıflamasını sonuçlayacaktır.
Tönnies de toplumsal bilinçden ortak irade olarak söz etmekte ve daha çok topluluk tipi toplumlarda var olduğunu ileri sürmektedir. Tönnies’e göre, “bu toplulukların meydana gelmesinde kişisel iradelerin hiçbir etkisi yoktur. Bireyler doğal dayanışmanın, uyumlu karşılıklı etkileri bulunan bir toplumsal yapının üyelerinden başka bir şey değildir. Bireylerin istemlerinde (irade) aynılık vardır. Çünkü birey istemi (irade), kamu istemi (irade) tarafından silinmiştir. Bu türlü örgensel topluluklarda mülkiyet mal birliğine, hukuk da aile hukukuna dayanır. Görülüyor ki Tönnies'in “gemeinschaft”ı Durkheim'in daha sonraları “mekanik dayanışmaya dayanan zümreler” diye adlandırdığı topluluklara pek benzer. Gesellschaft ise belirli bir amacı gerçekleştirme için bireysel iradeleriyle karşılıklı etkide bulunan bireylerin meydan getirdikleri topluluğa denir”(Kösemihal, l989: 204) .
Geleneksel ve Modern Bilinç
Geleneksel Bilinç
Geleneksel toplumlar, görece az farklılaşmış, düşük işbölümüne sahip, farklaştırıcı unsurlara çok fazla bünyelerinde yer vermeyen ve sosyal kontrolün güçlü olduğu toplumlardır. Bu toplumlar, genelde, değişim sığası düşük ve hareketlilik sağlayıcı unsurlara kapalıdırlar. Bu yüzden de, yapısal formlarını muhafaza edici bir karaktere sahiptirler. Geleneklere bağlılık ve geleneklerin örgütlediği bir toplumsal ilişkiler matrisi egemendir. Geleneksellik, insan, toplum, hayat ve evren algılarını oluşturmada etkindir. Gelenekler, insani ve sosyal ilişkiler için meşrulaştırıcı, yönlendirici bir işleve sahiptir. Riesman’ın ifadesiyle, bu toplumlar “gelenek-yöneltimli”dir. Bu toplumun insanları da “gelenek-yöneltimli insanlar”dır. Gelenekler ise, geçmişin külleri üzerinde yükselen, hayatı ve insanları çepeçevre kuşatan direngen yapılardır. Toplum ve hayat için süreklilik tohumları taşımaktalar ve yaptırımları ile, şimdiyi ve geleceği geçmişin mirası üzerinde yeniden inşa etmek istemektedirler. Bu yönüyle geleneksel toplum, toplumsal sürekliliği sağlayıcı sabit, istikrarlı, kararlı bilinç yapıları üzerine oturur. Bu toplumda, gelenekler, benzerlik, aynilik, istikrarlı tutum ve davranış formlarının inşasına hizmet ederler.
Zijderveld (l985), geleneksel toplumu bir arada tutan temel harcın gelenek ve de din olduğunu ifade eder. Gelenekler etrafında örgütlenmiş bir sosyal kurgu vardır. Her şeye meşruiyet kazandıran, anlam katan öğe, kutsal geleneklerdir. Geleneğe içkin bu dünyada, insan davranışını gelenekler refere eder. Hiç kuşkusuz, bu toplumlarda, “ben”ler arasında benzerlik ve ortak yönler fazladır. Ortak uyaranlara bağlılık ve kolektif irade etkili bir denetim mekanizması kurarak, bir örnek tavırlar ve düşünme tarzları oluşturur. Toplumun egemen anlayışı ve hakim bakışı bireylerin hayat tasarımlarında ve evren kurgularında daha belirleyicidir.
Geleneksel toplumda ortak düşünüş ve tepkiler daha yaygındır. Tüm bireyler ortak bir uyarana tabiiyet gösterir ve ortak bir iradeye bağlılık içindedirler. Bireylerin dünyasını aydınlatan, hayata anlam katan unsurlar, gelenekler, dini anlayışlar, ritüeller, ayinler vs. dir. Bunların her biri, kişiye, ortak bir anlamlar dünyası, algılama ve usa vurma melekesi kazandırır. Bu ortak bilinç ya da kolektif akıl, bireylerin hem yaşam tarzlarını bir örneklemekte hem de ortak duygu, tepki, coşku ve korkular üretmektedir. Hayat, büyük ölçüde bu ortak tasavvurların, bilinç formlarının kılavuzluğunda süre gider. Hayatın rotasını bu ortak tasavvurlar belirler.
Geleneksel yapılar ve bilinç formları, köklü ve radikal değişimlerle gelen modern toplumla birlikte büyük bir yapı bozuma uğramıştır. Modernlik, geleneksel olandan farklı, aykırı, yenilikçi, değişimci ve hatta yıkıcı bir özü içinde taşır. Modernlik, o zamana kadarki tabiat, evren, toplum ve insan tasavvuruna aykırı bir iddiayla yola çıkarken, hiç kuşkusuz geleneksel yapıları ve bu yapılara ruh veren geleneksel bilinçle hesaplaşması kaçınılmazdı.