birbilebilsen_18
Ziyaretçi
Durumum:
|
 |
« : 04 Şubat 2008, 18:01:05 » |
|
Başlangıçlar: “Onlar en yiğit ve en kalabalık...”
‘Tarihe psikolojik bir mercekten bakış’ iddiasının önkoşulu herhalde tarihi öncelikle ihmal etmemek olsa gerek. Bakış için seçilen merceğin, gerçekliği çarpıtabileceği riski ise her zaman vardır. TY-ÇK’da bunun kanımca tipik örnekleri vardır. Kuram ne diyor: Türkler ve Yunanlılar, seçilmiş travma ve seçilmiş zaferleri olan birer komşu etnik grup olarak birbirlerinin ‘kötü’ ortak rezervuarlarıdır. Geriye kalan düşmanlığın değişmezliğini ‘kanıtlayacak’ tarihsel olguları ayrıştırmaktır. Söz konusu kitapta, tarihin bu ‘kanıt bulma’ sevdası yüzünden nasıl da eğilip büküldüğünün bir hayli örneği var. Ben iki örneği vermekle yetineceğim. TY-ÇK’da, ‘Türkçe Çeviriye Giriş ve Teşekkür’ bölümünde kitabın Türkler ve Yunanlıların tarihine dair ilk cümlesi: “Türkler ve Yunanlılar arasında Türk Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i mağlup etmesiyle başlayan karşılaşmaları ve düşmanlıkları...”
Tarih ile ilgili tartışmayı mümkün olduğunca kısa tutacağım. Özetlemek gerekirse:
Bir: Bizanslılar ile Türkler arasındaki ‘karşılaşmaların ve düşmanlıkların’ tarihini Malazgirt ile başlatmak, konuyla ilgili bunca kaynak varken, bir bilgi eksikliğinden çok, tarihi ‘psikanalitik mercekle’ okumaya uygun hale getirmenin sonucudur. Türklere, daha doğrusu Türkomoğol kavimlere ilişkin en eski imgeler, her türlü komşuluktan, temastan çok, belirsizlikten köken almıştır. Uygarlık tarihinde, ‘uysal’ yerleşikler ile ‘saldırgan’ göçerler arasındaki gerilim etkin bir rol oynamıştır. Şüphesiz, Batı uygarlığına da analık, günümüzde yaşananları düşününce belki de babalık(!), etmiş Mezopotamya uygarlığı incelendiğinde görülür ki, Freud’un sözünü ettiği Helen-Barbar ikiliği, çok daha öncesinde Kuzeyli kavimler ile Sümer şehir devletleri arasında yaşanmıştır. Uygarlığın merkezi, Kuzeyli kavimlerin saldırılarıyla tarih boyunca kuzeye göç etmiş ve Mezopotamya birikimi Troya’dan taşarak Helen’e maya olmuştur. Geçmişin ‘kuzeyli barbarları-uygarlık yıkıcıları’, fetheden fethedilir yasası uyarınca uygarlığın yeni temsilcileri olmuşlardır.
İki: Batı Gök Türkler, Bizans ile temasa geçen ve Türk adıyla anılan toplulukların ilkidir ve bu ilk teması, Volkan ve Itzkowitz’in Malazgirt’i düşmanlığın miladı yapıp yazmalarının aksine Türk-Bizans dostluğunun başlangıcı olarak kaydetmek gereklidir. Batı Gök Türk konfederasyonu, yine Türk boylarından kabul edilen Basmıl, Uygur ve Karluk saldırılarıyla dağılsa da, Türk adı, özellikle Bizans’ta kalmıştır. VI.yüzyıl Bizans kaynaklarında Orta Asya Turchia adıyla anılmaktadır. Bu yüzyılın sonlarına ait Bizans kaynaklarında, çıkar birliğinin gereği olarak, Türkler hakkında övgü dolu cümlelere sıklıkla rastlanır. Simocatta’lı Théophylactos şunları yazmaktadır: “...Onlar en yiğit ve en kalabalık ulustur. Yeryüzündeki hiçbir halk büyüklükte onlarla kıyaslanamaz...”(Yerasimos,18-19).
Karşılaşmanın kısa öyküsü ise şöyledir: Bizans ile sürekli savaşlar yapan Sasaniler, ipek ticareti tekelini sürekli ellerinde tutmayı isterler. Batı Gök Türk Kağanı İstemi Han, Batıya geldiğinde önce Sasaniler ile ittifak yapar... Lakin nüfuz alanında giderek güçlenen ve İpek yolu ticaretinde söz sahibi olmak isteyen Türkleri kısa sürede bir tehlike olarak görürler ve siyasalarını bu temelde kurarlar. Bu siyasaya bölgede verilen tepki ise Gök Türk-Bizans ittifakıdır.
Üç: Bu ittifak, Bizanslıların, Gök Türklerin istemediği biçimde Avarlarla anlaşma yapmaları ve kendi iç karışıklıkları, özellikle Ermeni isyanı ile birlikte uzun ömürlü olmaz. Bu kısa sürede, ticaretin gelişmesiyle Konstantinopolis ‘sakinleri’ arasında Türkler’in de yer aldığı anlaşılıyor. 575’te, Konstantinopolis’ten yola çıkan Bizans elçisi Valentinus’un yanında 106 Türk vardır. Valentinus’un ve bu Konstantinopolisli Türklerin amacı İstemi ile ittifakı yenilemektir. Elçi, ancak İstemi’nin yasına yetişebilir ve yerine geçen Tardu ittifak yapmaz. Valentinus’un başına gelenleri Ligeti’den aktarayım:
“Onu(Gök Türk kağanını) en büyük yas arasında rahatsız etmişlerdi, üstelik bu yasa iştirak edecekleri ve suratlarını bıçakla çentecekleri yerde arsızca kendilerini müdafaaya yeltenmişlerdi. Valentinus ve arkadaşları, ne süslü sözlerin ne de karşılık vermenin fayda etmiyeceğini gördüler. Yapılacak bir şey olmadığından çaresiz üzerlerine zorla yükletilen yasa uyarak, inanmadıkları halde yine acele hançerlerini çıkarıp yüzlerini yaraladılar ve sonra bu duruma boyun eğerek, yapmacık bir kederle, günlerce süren yas törenini seyrettiler. Bir gün ortaya dört Gök Türk esiri getirdiler, dördü de bağlıydı; sonra hanın rahmetli babasının, Sizabulos(İstemi Han)’ın sevgili atlarını çektiler, ölüye onlarla haber salacaklardı...” (Ligeti, 72).
Bu etkileşimler tarih boyunca iyi izlendiğinde Türk imgesinin, öncelikle ‘uygar’ Güneyin, ‘barbar’ ve o ölçüde de ‘öteki’ olmaktan çok kim olduğu belirsiz Kuzeyli kavimlere uygun gördüğü sıfatlarla ifade edildiği, “zamanla Türkler uzak kuzey halkı belirsizliğinden çıkınca, onlarla ilgili olarak edinilen bilgilerde bir belirginleşme ve onlara karşı duyulan endişede de bir azalma” olduğu belirtilmektedir(Yerasimos,18). Sonrasında çıkar birliğine ya da çatışmasına göre bu imge, ‘en yiğit’ halktan ‘en korkunç’ halk sıfatlarına değin bir spektrumda değişir. Türkler’in göç yolları Ege kıyılarına dayandığında, onların dilinde Anadolu hala Rum iliydi. Haçlılar ise ‘kutsal toprakları kafirlerden kurtarmak için’ yollara düşüp Anadolu’ya girdiklerinde, Anadolu’nun insan dokusunun ve dilinin hızla değiştiğini gördüler ve Türklerin Rum dedikleri topraklara Turchia adını verdiler.
İzleyen süreç, özelde Türkler’in, genelde ise Orta Asya bozkır kavimlerinin göçebelikten yarı göçebeliğe ve yerleşikliğe uzanan öykülerinde kaydı eksik tutulmuş olsa da bilinçdışı psikolojik gereksinimlerinden çok görünür gereksinimlerinin belirleyici olduğu ve kavimler arasında coşkulu etkileşimlerin gerçekleştiği bir süreçtir.
Dört: Selçuklu Tarihine baktığımızda yine Türkler ve Bizanslılar’ın karşılaşmalarının miladı Malazgirt değildir. Alparslan’ın atası ve İran Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey döneminde, XI.yüzyılda bölgede iki ittifak izlenmektedir: Selçuklu-Abbasi ve Bizans-Fatimi. Tuğrul-Halife ittifakında Tuğrul’un şahsında Selçuklular’ın konumu TY-ÇK yazarlarının yazdıklarının aksine bir mürit ilişkisi değildir ve nihai ulaştığı nokta, kısmi araziye sahip halifenin vasalleşmesi olmuştur. Yine yazarların yazdığının aksine Selçuklular’ın İslam ile kurdukları bağın ortodoks olduğunu kabul etmek güçtür. Bu mücadelelerin siyasal iktisat temeli açıktır: Uzakdoğu deniz ticareti yollarını denetim altına almak. Basra Körfezi-Bağdat yoluna karşın, Bizans Fatimi ittifakı İskenderiye-Kızıl Deniz yolunu güçlendirmek gayretindedir. Bunda da başarılı olurlar; Mısır zenginliğin, Bağdat ise fakirliğin yoluna girer. 1055’te, yani Malazgirt’ten 16 yıl önce, Bizans, Selçukluların etkinliğini kabullenir; Konstantinopolis’deki camide hutbe, Tuğrul’un isteği doğrultusunda ve Bağdat’taki halifenin adına okunur.
Bizans ile yoğun çıkar çatışmalarının yaşandığı bu dönemde Ermeni vakayünivist Urfalı Mateos, XI. Yüzyılda Anadolu’ya yerleşmeye devam eden Türkleri ‘Kam’ın oğulları’ sıfatıyla anmaktadır, kam şaman demektir ve Türkleri nitelemek için kullandığı diğer sıfatlar, ilk Bizans-Türk karşılaşmasının kayıtlarındaki ‘en yiğit’ sıfatıyla hiç örtüşmez:
“467 nci yılın (17 Mart 1018- 16 Mart 1019) başlangıcında, mukaddes Haça tapınan bütün hıristiyan halk, Allah’ın hiddetine maruz kaldı. Öldürücü nefesli ejder, kasıp kavuran ateşle beraber ortaya çıktı ve Ekanimi Selase’ye tapınanları vurdu. Resul ve peygamber kitaplarının temelleri sarsıldı. Çünkü kanatlı yılanlar, bütün hıristiyan memleketlerini ateşe vermek üzere geldiler. Kana susamış yırtıcı hayvanların ilk zuhuru böyle olmuştur.” Kitabın editörlerinden Edouard Dulaurier, sözü edilenlerin “Bizans müelliflerinin ‘Ouzes’ Arapların da ‘Ghozz’ tesmiye ettikleri Selçuklu Türkleri” olduğunu dipnotla belirtmektedir. (Urfalı Mateos, 48-50)
Beş: Malazgirt savaşı, öyle görünüyor ki, Türkler’in bir fetih savaşı olmaktan çok, Selçukluların bile zaptedemediği Türkmen yağmalarını kontrol altına almak için Bizans’ın savunma savaşıdır. Alparslan’ın ise gönülsüz bir fatih olduğu, Romanos ile hiç savaşmak istemediği biliniyor. 1071 Ağustos’unda Malazgirt’te karşılaşıyorlar. Bizans’ın merkezi gücünü, feodal beylere karşı, yeniden inşa etme gayretindeki Romanos yeniliyor, bizzat Sultan tarafından kucaklanıyor ve yolcu ediliyor. Konstantinopolis’te yeni imparator tahta geçmiştir. Romanos’un ise gözlerine Ermeni prensleri tarafından mil çekilir...
Malazgirt’in en kesin sonuçları: Türkmen akınları hız kazanır, Bizans’ın merkezi gücü onulmaz bir yara alır, birbirleriyle mücadele halindeki Bizans feodallerinin oluşturduğu ortamda Anadolu içlerine yerleşmeler başlar. Malazgirt’ten 3-4 yıl sonra Ege kıyılarında bile Türkmen toplulukları yerleşir.
Altı: Kutalmışoğlu Süleyman İznik’te çevresine topladığı Türkmenlerle birlikte kendi devletini kurar. Fetheden fethedilir yasası işler. Büyük Selçuklu-Bağdat Halifeliği karşısındaki tutumu, Bizantendir. Kilikya’da iken Antakya’dan davet alır. Savaşmadan Antakya’ya girer. Komşusu Halep egemeni Müslim, Süleyman’ı Filaretos gibi ‘Bizans Valisi’ sayar ve ondan Bizans’ın ödediği vergiyi ister. Süleyman ise İslam olduğunu bu nedenle de kendinden cizye istenemeyeceğini ileri sürer. İtirazı Bizans sayılmaya değildir, zira, Halep egemeninden Bizans sınırları içinde olup da aldığı kaleleri geri vermesini talep eder, Bizans mirasçısı gibi davranır(Avcıoğlu, 1587-1589).
Yedi: Anadolu, fonda devletlerin çatışmalarının yer aldığı, gerçekte ise kavimsel ve dinsel çatışmalara indirgenmesi mümkün olmayan ve buluşmalar ve etkileşimlerle belirgin bir ortaçağ yaşamıştır. Bu özgünlüğün bir örneği Pavlakiler(Paluicien)dir. Bunlar Hıristiyan olsalar da Bizans’a ve kilisesine düşmandırlar. Bizans’a karşı İslam güçleriyle birlikte savaşırlar. Avcıoğlu, Pavlaki inancını Orta Asya Türkleri ve Uygurların da benimsedikleri düalist Manicilik’e dayandırır. Pavlakiler, görünen dünyayı ve insan bedenini kötü, göksel dünyayı ve insan ruhunu iyi olarak kabul ederler. Görünen iktidarı ve kiliseyi kabul etmezler. Daha sonra Babailer İsyanı’nda da önemli yer tutacak olan Divriği çevresinde toplanırlar. IX.yüzyılda İslam güçleriyle ittifak halinde Ankara’yı alıp Marmara’ya ilerlerler, fakat yerleşemezler. Marr, üç inanç; Pavlakilik, Kürtlerdeki Yezidilik ve Anadolu Türk Dervişliği arasında bağlantı görür (Avcıoğlu, 1525). Selçuklular’da Sünni Bağdat Halifesi ile kurulan ittifakı ve sonrasında yaşananları bir dinsel bağnazlıkla, hatta bir İslam-Hıristiyan çatışmasıyla açıklamak olası değildir. Daha geç zamanlarda bile Selçuklu sarayının ‘tam müslüman’ olduğuyla ilgili şüpheler bizzat Müslümanlarca dile getirilmiştir. Halep Atabeyi Nureddin Zengi’nin XII.yüzyılın ikinci yarısında elçiler göndererek II.Kılıçarslan’dan inanç yenilemesini istediği aktarılmaktadır(Gordlevski, 306).
Sekiz: Bizans ile Büyük Selçuklular arasındaki çatışmanın siyasal iktisadi temelleri, yukarıda değindiğimiz gibi, açıktır. Bu çatışmayı biçimlendiren siyasal çatı ise, Bizans ile Selçukluları da önceleyen ve günümüze bile yansımaları olan Roma-İran mücadelesinin ektiği geleneklerdir. Büyük Selçuklular’ın aynı zamanda İran Selçukluları olarak adlandırıldıklarını ve devlet geleneğinin temellerinin Nizamülmülk’ün kişiliğinde en yetkin ifadesini bulmuş İranlı vezirlerce atıldığını biliyoruz. Buna karşın Anadolu Selçuklularının aynı zamanda Rum Selçukluları olarak adlandırıldıklarını, İrani öğelerin korunduğunu ve bunlarla birlikte saraylarında Rum etkisinin belirginleştiğini, hatta I. Kılıçarslan’ın oğullarından Muizeddin Kaysarşah’ın adında kayzer ve şahın birlikteliğinin, ya da Bizans’tan Selçuklular’a geçmiş bazı yüksek görevlilerin yazdığı Farsça metinlerin gösterdiği gibi Bizans-İran sentezinin ‘aceleci’ örneklerinin ortaya çıktığını biliyoruz. Rum asıllı Selçuklular’dan birinin adı Hass Oğuz, yazdığı bir metnin adı “Munazarai çenguşarap”, çalgı ile şarap arasında tartışmadır. Bunlarla birlikte, eski Türk inançları da canlılığını koruyordu. XIII.yüzyılda Selçuklular’a karşı başta Türkmenler olmak üzere, her dinden köylünün katıldığı Babailer isyanının önderi Baba İshak yakalanıp asıldığında izleyicileri onun öldüğüne inanmamışlardı(Gordlevski 294-299, Çamuroğlu, 176). Yine Bizans-Büyük Selçuklular nüfuz alanı mücadelesine uygun olarak Rum Selçukluları-İran Selçukluları mücadelesinin dönemin kaynaklarında da, örneğin “Rum u Şam begleri” ve benzeri deyişlerle kaydedildiği belirtilmektedir.(Gordlevski,288). Günümüzden eklenecek olan ise, resmi eğilim ne olursa olsun, bugün halk hiçbir çekince olmaksızın Modern Türkiye’nin Avrupa kıtasında kalan toprakları Rumeli olarak anmakta, benimsemektedir.
Konstantinopolis-Kudüs-Edessa...
TY-ÇK kitabında, tarihi politik psikolojinin hizmetine sunarken eğip bükmenin başka örnekleri de var. Yazarların, Yunanlılar için başlıca ‘seçilmiş travma’ ve Türkler için ‘seçilmiş zafer’ olarak gördükleri Konstantinopolis’e dair öykü bunlardan biri. “Mayıs 1453’teki o unutulmaz gün bir bağ kopmuştu. Kayıp bütün Hıristiyan dünyasına aitti.”(Volkan ve Itzkowitz,55).
Kaybın ‘hangi dünya’ya ait olduğu, Konstantinopolis’e nereden baktığınızla ilgilidir. Yakındoğu tarihini ve bu tarih üzerinde bugün de izleri görülebilen Mezopotamya Uygarlığını ‘başka dünyalar’ı referans alarak değil de kendiyle okuyunca görülecek ki, kayıp öncelikle Konstantinopolis’e aittir.
Sumer’den bugüne, Yakındoğu şehirlerinin öykülerine bakmaksızın bunu anlamak güçtür. Meğer ki ‘çözülmemiş’ yaslardan söz edeceğiz, bilinen ilk ağıtların, Mezopotamya’daki Sumerlilerce, Kuzey kavimlerince yıkılmış surlara gidip şehirlerine yakıldığını bileceğiz. Konstantinopolis’in alınmazlığının simgesinin surları ve Osmanlılarca alınma öyküsünün aynı zaman da surların yıkılış öyküsü olduğunu bileceğiz. Kudüs’te, bugün hala Yahudilerin Süleyman’ın yıkılmış mabedinin duvarına ‘ağlama duvarı’ dediklerini ve orada ibadet ettiklerini, bu geleneğin tapınak merkezli Sumer şehir geleneğiyle dolaysız ilişkisini bileceğiz. Eski adı Edessa olan ve İsa’ca kutsanmışlık efsanelerine sahip Urfa’da bugün hala ağlamak eyleminin ‘ağıt geldi’ deyimi ile karşılandığını bileceğiz. Konstantinopolis-Kudüs-Edessa üçlüsünün dinler tarihindeki önemlerini ticaret yollarından ayrı düşünmenin güçlüğü bir yana, bu üç şehrin ve benzerlerinin mayasına sinmiş kutsallığın kökenlerinin bir dine bağlanmayacak denli arkaik olduğunu, temel kurumlarıyla halen içinde değindiğimiz uygarlık sürecinin başlangıcına götürülebileceğini bileceğiz.
Eudes de Deuil, XII.yüzyılın ilk yarısında Konstantinopolis için “Diğer kentleri zenginlikte olduğu kadar, günahta da geride bırakır” diye yazmaktadır(aktaran Ducellier,17). Şehre dair en eski kayıtlarda bile vurgulanan iki özelliği, savunmaya hizmet eder: şehri çevreleyen deniz ve büyük surlar. Şehir nüfusunun egemen unsuru Yunanlılar olsa da, bu durum, siyasi ağırlığın da onlarda olduğu anlamına gelmiyordu. Özellikle Ermeniler’in etkinliğinin ağırlığından söz edilmektedir. 1204’te, şehrin Müslüman kolonisi için en az iki cami vardı ve “Bu unsurların neredeyse tamamı, bütün çeşitlilikleri içinde imparatorluktan çıkmıştı veya ona kültürel olarak bağlıydı; öyle ki bazıları kültürlerinin simgesi-Slav veya Ermeni kiliseleri, sinagoglar veya camiler- çevresinde toplanma eğilimi gösterse de, bunların ayrı semtlere bölünüp kapatılması söz konusu değildi.”( Ducellier,25).
Konstantinopolis, ilk 1204’te, Haçlılarca düşürüldü ve şehrin kaderinin Hıristiyanlık ile özdeşleşmesinin ciddi zedelenmesi bizzat ‘Batılı barbarlar’ eliyle oldu. Yakındoğu ‘şehir’ kültüne uyan bir şekilde dünya tasavvurunu ‘şehir ve surların dışında kalan yerler’ olarak biçimlendiren ve barbarlığın Hıristiyanlık içinde eriyeceğine dair imparatorluk idealini yayan Konstantinopolis’te, “Hıristiyan barbarların da artık var olduğu zorunlu olarak kabullenildi.” (Ducellier,58). Bu kabullenişe, başka olgular eşlik etti; İran Körfezi’nin doğu kıyısındaki Sincar’da doğmuş ve Konstantinopolis’te on iki yıl kaldıktan sonra ülkesine dönmüş bir tüccar olan Hacı Abdullah bin Muhammed bin Abdurrahman adlı zatın şehirle ilgili gözlemleri, daha önceki tanıkların paylaştığı imgeyle buluşur; şehir bir yeryüzü cennetidir, kutsaldır, eninde sonunda takdir-i ilahi gerçekleşecek, Müslümanların olacaktır... Mansouri, bu tüccarın ‘Hacı’lığının, İstanbul’u ziyaret eden Müslümanların hacca gitmiş gibi davrandığının işareti olabileceğini belirtmektedir. Yine Mohamed Tahar Mansouri’nin, Haçlılara karşı ittifak kuran Bizans ile Müslüman Doğu’yu ‘Düşman kardeşler’ olarak nitelemesi de ilginçtir.
TY-ÇK yazarlarının, Türkler ve Yunanlılar’ın ‘çatışan komşular’ olmalarını gerekçelendirdikleri ‘seçilmiş travma-seçilmiş zafer’ Osmanlılar’ın İstanbul’u fethidir. Volkan ve Itzkowitz şunları yazmaktadırlar: “Yunanistan’ın Türklerle olan saplantısının altında yatan etmenler bilinçdışı kurban edilmişlik duygusuyla birlikte Helenizmin bilinçli şekilde ülküleştirilmesidir... Grubun psikolojik gereksinimlerini doyurmak için muazzam enerji harcanmaktadır(sözgelimi askeri harcamalar) ve bu saplantı Yunanistan’a pahalıya patlamaktadır. Eartha Kitt’in ‘İstanbul, Konstantinopolis değil’ şarkısını hep bir ağızdan söylerse Türkiye ve Yunanistan daha iyi komşular olacaktır. Zaten durum 1453 yılından beri şarkıdaki gibidir.” (Volkan ve Itzkowitz,242).
Hep bir ağızdan şarkı söylemeye bir itirazım elbette yok, lakin söylenecek şarkıyla ilgili tereddütlerim var. Mesela, Nazım’ın, yedi tepeli şehre hasret yüklü dizelerle yazdığı ‘Karlı kayın ormanı’nı, Maria Faroundri’nin insanda Rumca öğrenme isteği uyandıran sesi eşliğinde söyleyebiliriz. “İstanbul Konstantinopolis değil’e gelince, şehrin adının serüvenini izlemek bile durumun yazarların belirttikleri gibi olmadığı konusunda bizi uyarıyor: X.yüzyılda Konstantinopolis’i ziyaret eden Mesudî, “Rumların Konstantinopolis’e Bolin veya imparatorluğun başkenti olduğunu ifade etmek istedikleri zaman, İsten Bolin dediklerini, ama Konstantiniye adını kullanmadıklarını, sadece Arapların kenti bu isimle” andıklarını belirtiyor(aktaran Mansouri, 160). Osmanlılar, şehre Arap-Müslüman geleneğine uyarak Konstantiniye adını veriyorlar, ancak halk daha önce Bizanslıların yaptığı gibi İstanbul diyor.( Mansouri,167).
Başka öyküler de var
Toplumların ilişkilerini, devletlerin ‘resmi’ ideolojileriyle kavrama çabası da bir yoldur. Halkların tarihini devletlerin çıkar çatışmaları ile yazmak en bildik olandır. Fakat başka öyküler de var:
Çocukluğum Tokat’ın bir dağ köyünde geçti. Yerleşiklik öyküsü, ilk gelen kuşaklardan başlayan soyağaçları dikkate alındığında XIX.yüzyılın ikinci yarısına rastlıyor. Köyümde oynanan ve belirgin şamanistik özellikler içeren saya oyunları göç yollarının onlarca işaretleriyle doluydu. Bu Türkmen köyünde doğup büyümüş annem, İstanbul’a göç ettikten yıllar sonra bile, yeterince kalın giyindiğimizi düşünmediğinde şöyle uyarırdı: “Kış gününün iyiliğine, Osmanlı’nın dostluğuna güven olmaz...”
Bizans’ta ‘Rumluk’, Selçuklu’da ‘Türklük’ vardır, lakin, bu iki kavramı bugünün etnisite ve ulusçuluk bilgisiyle anlayabilmek pek mümkün değildir. Zira, gördüğümüz gibi, Romanos’un ordusunda on beş bine yaklaşan paralı Türk askeri varken, aynı Romanos kendi Rum vasallerine, bu arada Ermeni vasallerine de güvenememiştir. Yine Selçuklular döneminde belirgin bir devlet sorunu haline gelmiş, Osmanlı döneminde çözülmemiş, isyanlara dönüşmüş ve Cumhuriyet dönemindeki siyasal düzeni de etkilemiş bir ‘Türkmen sorunu’ndan söz edilebilir. Batı kaynaklarındaki ‘Türk imgesi’ ile ilgili betimlemelerin benzerlerini Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında da bulmak olasıdır. Mevlana Celaleddin Rumi’nin ‘ne olursan ol, gel’ çağrısının, 1360’da ölmüş olan Aflâkî’nin geride bıraktığı ‘Ariflerin Menkibeleri’ adlı yapıtında yazdıklarına bakılırsa göçer Türkmenlere de yönelik olduğu şüphelidir. Başta Mevlana olmak üzere Mevlevi ulularının biyografilerini içeren yapıt Türkmenlere karşı hor görü cümleleri içermektedir.
Özellikle feodal topluluklar üzerinde egemenlik kurmak isteyen devletlerin merkezi otoriteyi güçlendirmede kullandıkları yönetme biçimlerini ve bunların doğurduğu çatışmaları halklarının ilişkilerine uygulamak TY-ÇK yazarlarının en önemli yanılgılarıdır. Uzun sürmüş ortaçağ tarihi, etnik kökenleri ortak olsa da, referans alınan merkezi güce, burada Bizans ya da Selçuklu’ya göre ‘iyi’ Türkler/Rumlar/Araplar veya ‘kötü’ Türkler/Rumlar/Araplar’ın değiştiği bir tarihtir de. Aşiretçiliğin kısmen de olsa korunduğu toplumların günümüzde aynı yarılmaya uğradıkları görülmektedir. Örneğin, Ortadoğu’da her devletin kendince ‘iyi’ Kürtleri-‘kötü’ Kürtleri vardır.
Başka öyküler de var: Urfa’da, ‘iyi’ Müslüman Harran’lı bir ağa ile konuşuyoruz. Konu: ‘Yahudi meselesi.’ Harran’lı ağa, çok şaşırtıcı bir şey söylüyor ve halen şaşkınlığım sürüyor: “Yahudilerle bizim kavgamız bellidir, elbette kavga ederiz, çünkü amca çocuklarıyız.” Burada ayrılığa değil, özellikle kan bağına yapılan vurguyu, eğer Harranlı ağanın, Mansouri’nin daha önce andığım ve Haçlılara karşı Bizans ve Müslüman ittifakını ifade etmek için kullandığı ‘düşman kardeşler’ deyimine yaklaşan sezgisini bir sapma olarak görmeyeceksek, nasıl anlayacağız?
Bu soruyu yanıtlamaya geçmeden önce bir öykü daha anlatayım: birkaç yıl öncesinde, Berna Laçin’in becerisiyle popüler olmuş bir çocuk yarışması vardı. Bir zaman sonra farklı şehirlerde yapılmaya başlandı. Urfa’da, Urfalı çocuklarla yapılan bölümünü anımsıyorum. O dönemki sunucu, çocuklardan birine “Sizin kan davalınız var mı?” diye sordu. “Evet” yanıtını alınca da, olanca körlüğüyle “Onlara söyleyebileceğin bir şey var mı?” sorusunu yöneltti. Aldığı ders ise ciltlere bedel: “Yok... onlar beni izlemez ki!..”
Kan davası, feodal değerler silsilesinin göverdiği ve en kesif ifadesini bulduğu olgulardan biridir. Namus, şeref söylemleri eşliğinde sıklıkla toprağa bağlı sorunlarda ortaya çıkar. Modernitenin kavramlarıyla yorumlandığında bir toplumdaki ‘gerikalmışlık’ öğelerinin başında gelir ve şiddeti, Volkan ve Itzkowitz’in, aralarında toprak sorunları olan komşu devletlerin yaşadıklarına dair söylediklerine benzer bir şekilde barış olanaklarını azaltır. Söz konusu sosyokültürel çevrenin önerdiği çözümler dışında kalan çözüm önerileri kabullenilmez. Örneğin, cinayeti işlemiş olan kişi, aileler arasında barış sağlanmamışsa, mahkemeden müebbet de alsa diğer ailede bu durum bir ‘rahatlama’ sağlamaz. Kan davası durumlarında, sıklıkla, topluluğun ileri gelenleri öncü olurlar ve kültürel çözümler devreye sokulur. Nedir bunlar: kan bedelidir, bazen mağdur olan aileye gelin giden bir kızdır... Barış sağlanmışsa, şiddet, kurbanlar kesilerek ve bir şölenle sağaltılır.
Biz ve onlar diyalektiğinde, Harranlı ağanın, İshak ve İsmail dolayımıyla Yahudiler ve Arapların amca çocukları olduğuna dair vurgusunu düşünürsek, karşıtların birliğini kavrayabiliriz. Kökensel olanın çatışma olmadığını, ister aileler, ister aşiretler, isterse halklar arasındaki düşmanlıkların siyasal iktisat temelinde ve egemen değerlerce tarif edilmiş ve türetilmiş olduğunu da anlayabiliriz.
Küreselleşme: küresel feodalizm mi?
Geriye, politik psikoloji ile ilgilenenlerin niçin bunun tersine, komşu halklar arasında ‘kan davası’nı öne çıkardıkları ve toplumların ilişkilerine buradan baktıkları kalıyor.
Bunu yanıtlamak için, giriş bölümünde değindiğimiz psikanalizin serüvenine dönmeliyiz.
Yine önce bir öykü: Urfa’dan Antep’e yol alan bir otobüs. İki kişi sohbet ediyorlar. Tanışma faslından sonra Antepli olan: “Benim oğlanlardan birinin aklı diğer çocuklara göre seyrekti. Urfa’da Dergah’a götürdüm. Birkaç gün sonra dönüp alacağım.” diyor. Urfa’lı olan ise şunları söylüyor: “Benim karı da öyleydi. Vurup kırıyordu. Evde çocuklara kıymasın diye bıçakları saklıyordum. Şıha, ziyarete götürdüm... En son doktor bir ilaç verdi. Öyle sessiz oturuyor, hiç değilse zararı yok...” En son bir tavsiye cümlesiyle sohbetin bu faslını noktalıyor: “Sen oğlunu doktora götür, onda cin değil psikoloji var...”
Dünyaya nasıl bakarsanız, dünya size öyle görünür. Nasıl ki günümüz tıbbında, kan hücrelerini, mikropları, kromozomları ayrıntısıyla tarif eden uzmanlar varsa, Sumer’de, Babil’de, Asur’da cinleri aynı açıklıkla gören ve tarif eden ‘uzmanlar’ vardı. Dünya’ya bakışları; birlik duygu büyüsü ile ve her şeyin canlıllığına inançla ve bakma biçimleri; esrime ve sihir ayinleri ile cinler bu ‘uzmanlar’ için apaçık şeylerdi. Şimdi psikoloji var. Ne diyordu, Volkan ve Itzkowitz’in ‘izinden gittikleri’ Harold Saunders: ‘Eski mercekler artık dünyayı odaklayamadığı ve geleneksel söz dağarcığı doğru olarak tanımlayamadığında, yeni mercekler üretmek ve taze bir dil yaratmak hem gerçekçi hem de akılcı olacaktır.’ Kuhncu bilim felsefesinin, olağan bilim iş görmezse, bilimsel bir devrimle paradigma değişikliği yaşanacağı varsayımının başka kelimelerle ifade edilmesini içeren bu cümlede bizzat Kuhn’un tahrifi de var. Kuhn’da, bildiğimiz odur ki, ‘yeni mercekler üretmek...’ gibi bir görevden ya da farklı paradigmalar arasında ‘gerçekçi.... akılcı’ ayrımlarından söz edilmez. TY-ÇK yazarları ise şunları yazıyorlar: “Harold Saunders’in izinden giderek, bu kitabın amacının uluslar arası dinamikleri daha iyi anlamak ve eyleme yönelik öneriler oluşturmak üzere, gözlemlerimizi diğer paradigmalarla bütünleştirmemize yardımcı olacak yeni bir psikolojik mercek üretmek olduğunu söyleyebiliriz.” Daha önce de işaret ettiğim gibi, Saunders’in tilmizleri Volkan ve Itzkowitz de ‘farklı paradigmaları bütünleştirmekten’ söz ettiklerine göre Kuhn bilim felsefesinden bihaberdirler.
Yazarlar bilim felsefesinden olduğu gibi, Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda sıklıkla vurguda bulunduğu bilim tarihinden de habersizler. Modern bilim en büyük bunalımını tam da psikanalizin doğduğu yıllarda ve aynı kültür çevresinde yaşadı. Ünlü öyküdür: Newton fiziği, modern bilimin kuzey yıldızıydı. XX.yüzyılın başında görüldü ki, makrokozmosta işleyen Newton fiziği ve sarsılmaz nedensellik yasası, mikrokozmosta, atomaltı parçacıklar düzeyinde işlemiyor. Heisenberg bu bunalım için ‘Belirsizlik yasası’nı önerdi ve bunalım çözüme kavuştu. Doğa tarihinde böylesi bir nitel değişim örneği ve bilim tarihinde bu öykü varken, bireyin psikolojik gelişiminin yorumsamaya dayalı varsayımlarını ‘etnik ilişkiler psikolojisi’ ve benzeri adlarla halklara uygulama lüksünün kaynağı nedir? TY-ÇK yazarlarının Stein’in etnisite ile ilgili şu yargısını paylaştıklarını yazmaları hiç inandırıcı değil: “Kişisel ve toplumsal kimliğin bir göstergesi olarak etnisite doğası gereği bir kategori değil, bir düşünce modelidir.” Bu yargıyı, yani; etnisite tarifinin doğal bir sınıflamanın değil, bir düşünce modelinin, üstelik de üzerinde çeşitli görüş ayrımları olan düşünce modelinin ürünü olduğu yargısını paylaşmak ve buna rağmen makrokozmos-toplulukları bu tarife göre bölümlemek, sonra da mikrokozmos-bireyi anlamaya yönelmiş bir bilgi alanının, psikanalizin varsayımlarını toplumların ilişkilerine uygulamaya kalkışmak... Bu ne perhiz, bu ne ideoloji turşusu...
Toplumlar arasında çözümü neredeyse imkansız kan davaları vehmetmenin, birlikte yaşama erdemine işaret eden tutumları geçici yanılsamalar olarak görmenin, devletlerin güç ilişkilerini halkların düşmanlığı ile özdeşleştirmenin, siyasal iktisadın iktisat kısmını dumura uğratıp yerine psikolojiyi ikame etmenin ulaştığı ve eklemlendiği nokta ise bellidir; en son Irak işgali ile birlikte, devletler arasındaki anlaşmazlıkları çözmeye hizmet edecek uluslar arası hukuk iğdiş edildiğine, aralarındaki ‘kan davası’nın alevlenmesi riski yüksek olan devletlerin varlığı verili bir durum olduğuna ve ‘kimlik meseleleri’ nedeniyle bu duruma çare bulamayacaklarına göre bir efendiye gereksinim apaçıktır. Bu efendinin kim olduğuna dair bilgiyi ve erdemlerine bir örneği Volkan ve Itzkowitz veriyorlar: “1987’de Türkiye ile Yunanistan’ın Ege üzerindeki anlaşmazlık yüzünden savaşa girmesine ramak kaldı.... NATO ve ABD’nin ağır baskıları sonucunda iki taraf da savaşın kıyısından döndü.”(Volkan ve İtzkowitz, 162)
Kan davası, feodalitenin belirgin özelliklerinden biridir. Yazarların tarih anlayışlarının mantıksal sınırı bellidir: küreselleşme diye kavramsallaştırılan düzenin öngörüsü, belki de devletlerin beyliklere, parlamentoların savaş meclislerine, devlet başkanlarının vasallere dönüştürüldüğü, biat edenin korunduğu küresel feodalizmdir.
Anadolu’da cinlere hala inanılıyor ve özellikle değirmenlerde ve su başlarında varoldukları düşünülüyor. Tarımlı toplumlarda suyun disiplininin ve tahıl ambarlarının korunmasının önemi düşünüldüğünde cinlerin mekanlarının buralar olması anlaşılırdır. Volkan ve Itzkowitz, Urfalı yurttaşımız denli bir aydınlanmayı bile vaadetmiyorlar; toplumların tarihine psikolojik mercekten bakıyorlar ve nereye baksalar kendi cinlerini; seçilmiş travmaları ve zaferleri, çözülmemiş yasları ve en sonunda kardeşliğin imkansızlığını ve ebedi düşmanlıkları görüyorlar. Bilimsel temellerinin çok tartışılır olduğunu gösterdiğim TY-ÇK kitabının ahlaki temelleriyle ilgili yargıyı ise bu yanıyla okuyucuya bırakıyorum.*
Mart-Nisan’03
Okmeydanı, İstanbul
*Bu yazıyı bitirdiğim günlerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetimi sınır kapılarını açtı. Hayata gayri safi milli hasıla ve dolar kuru sınırlarında bakanların umdukları gibi Kuzey, Güney’e koşmadı. Ne oldu?.. İki halk, Türkler ve Rumlar, yoksul ya da zengin, ‘evlerini’ sevdiklerinin, bununla birlikte komşularını da sevebileceklerinin işaretlerini verdiler.
Kaynakça
Anadolu Selçuklu Devleti, V. Gordlevski, Çev. Azer Yaran, Onur Yay. 1988, Ankara.
Bir Başkentin Yükselişi ve Gerileyişi, Alain Ducellier, Konstantinopolis 1054-1261 kitabı içinde, Derleyenler: Alain Ducellier-Michel Balard, Dünya Şehirleri Dizisi-6, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul.
Büyük Rakibin Bakışı: Müslümanların Gözünde Konstantinopolis, Mohamed Tahar Mansouri, Konstantinopolis 1054-1261 kitabı içinde, Derleyenler: Alain Ducellier, Michel Balard, Dünya Şehirleri Dizisi-6, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul.
Konstantinopolis 1054-1261, Derleyenler: Alain Ducellier, Michel Balard, Dünya Şehirleri Dizisi-6, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul.
Tarih Heterodoksi ve Babailer, Reha Çamuroğlu, Om yayınları, İstanbul, 1999.
Türkler- Doğu ve Batı, İslam ve Laiklik, Editör: Stéphane Yerasimos, Çev. Temel Keşoğlu, Doruk Yayımcılık, 2002, Ankara.
Türkler ve Yunanlılar: Çatışan Komşular V.D. Volkan, Norman Itzkowitz, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 2002.
Uygarlık, Din ve Toplum, Sigmund Freud, Çev.Selçuk Budak, Öteki/Psikoloji dizisi, Ankara, 1997.
Türklerin Tarihi- Dördüncü Kitap, Doğan Avcıoğlu, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1999
Urfalı Mateos Vekayi-namesi ve Papaz Grigor’un Zeyli, Çev. Hrant D. Andreasyan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987
Bilinmeyen İç Asya, L. Ligeti, Çev. Sadrettin Karatay, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1986
|